26 Eylül 2018 Çarşamba
Anasayfa / Takdim Dergisi 3. Sayı / Hem Hanîf, Hem Hanefî Bir Allâme; Muhammed Zâhidü’l-Kevserî – M. Yakup Altuğ

Hem Hanîf, Hem Hanefî Bir Allâme; Muhammed Zâhidü’l-Kevserî – M. Yakup Altuğ

Dinlerin, ideolojilerin veya mefkûrelerin, bir kıymet hükümleri manzumesi olma iddiasından doğan bir hedef insan prototipi vardır. Bu ideal mümessil ütopiktir, dünya gözüyle görülüp görülmediği şaibelidir, genelde insanın erişmeye takat yetiremeyeceği yüksek muhitlerde, dağlarda vs. yaşayan doğaüstü bir karakter olması hasebiyle yalnızca kendisinin yol göstericiliğine ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkar. Diğer dinlerden ve mefkûrelerden fârik vasfı olmak üzere İslâm toplumunun yol göstericileri ise, peygamber varisleri olan alimlerdir. Alim, toplumun bizzat içinde yaşadığı gibi mahalle mahalle, sokak sokak insanlarla temas halindedir. Topluma kurtarıcı olarak öğretilip kabul ettirilmiş ütopik bir karakter olmaktan uzak, bizzat toplum tarafından yol gösterici olarak tayin edilmiştir. Dini ilimlere vukufiyeti ve insanların, hayatın yegâne gayesi olan Allah Teâlâ’nın rızasına muvafık yaşama konusundaki müşküllerini giderebilecek dirayete sahip olması sayesinde toplumun teveccühünü ve alakasını celp etmiştir. Yetiştirdiği talebeler, yazdığı/okuttuğu eserler ve bıraktığı ilmî miras ile topluma istikamet çizer. Bu yazıda, İslâm toplumunun gözbebeği olan “Alim” karakterinin tartışmasız mümtaz ve muazzez bir örneğini yad edeceğiz.
Hakkında yazılmış en kapsamlı biyografi(1) olması hasebiyle, talebesi Ahmed Hayri’nin biyografisine başladığı cümleler ile Onu tanımaya başlamak, isabet olur: “Bu biyografi hayat tecrübesi, ilmî istifade, dünya ve ahiretini kurtarma yolunda ciddi bir hayırhah olan bir zata aittir. Benim ondan bu geniş istifademe rağmen o her zaman dünyevî bir karşılık beklemekten uzak, Allah rızasına bağlı ve bu gayenin ahiret hayatında gerçekleşecek, sınırsız karşılığına engin bir iman ile yetindi. Miladi 1952’de İslâm alemi, Mısır alimlerinin en kıymetlisi, fakih, muhaddis, tarihçi, edip, şair ve nâsir, Hüccetullah Üstad Muhammed Zâhidü’l-Kevserî Efendi’yi kaybettiği için gerçekten mahzundur.”(2)

-HAYATI-
Kafkaslardan göçmüş ve Düzce’nin Hacı Hasan Köyü’ne (3) yerleşmiş Çerkez bir aileye mensup olan İmam Kevserî, 1879’da doğdu. Kendisinin kullandığı “el-Kevserî” nisbesi, dedelerinden birinden gelmekte. Bahsedilen Hacı Hasan Köyü de, Üstad’ın babası Hacı Hasan Efendi tarafından inşa edilmiş bir köydür. Babası Hacı Hasan Efendi de alim ve zahid bir şahsiyet olmakla beraber, İmam Kevserî ilk ilmî tedrisatını babasından tahsil etmişti. Ayrıca Nazım Düzcevî’den de ilim tahsil ettikten sonra 1894’te İstanbul’a geldi. Fatih Medreselerinde ilim tahsilinin önemli bir bölümünü geçirdi ve burada dönemin meşhur uleması Şeyh Hasan el-Kastamonî, Yusuf Ziyâüddin Tikveşî, Şeyhü’l-Meşâyıh Ahmet Şakir el-Kebîr, Muhammed Es’ad gibi otorite alimlerden sarf, nahiv, belagat, fıkıh, usûl-i fıkıh, usûli’d-din, usûl-i hadis, hadis, tefsir, mantık, münazara ve felsefe gibi Fatih Medreseleri müfredatındaki tüm ilimleri aldı. 1904 senesinde tedrisatını tamamladı lakin mezuniyet imtihanları o dönemde 5 senede bir yapıldığı için 1907’de ancak mezun olabildi ve umumi icazetini aldı. Mezuniyetin ardından Fatih Medreselerinde 7 yıl boyunca ders okuttu.
O dönemde Fatih Medreselerinde tedrisat süresi 15 seneydi. Lakin ittihatçılar, tedrisat süresini 8 seneye indirmek ve Batı’dan gelen yeni ilim dallarına da müfredatta alan açmak şeklinde bir düzenleme yapma niyetindelerdi. Bu ise, Zâhid Efendi ve diğer müderris arkadaşları için asla kabul edilebilir değildi. 15 senede zaten anca tahsil edilebilen İslami ilimler için 8 sene ayrılması, dini ilimlerin akıbeti için felaket demekti. Zâhid Efendi ve diğer müderrislerin bu düzenlemeye karşı çıkmaları üzerine yapılan müzakereler neticesinde 2 sene hazırlık, 12 sene tedrisat ve 3 sene ihtisas olmak üzere toplam 17 senelik bir sistemde uzlaşmaya varıldı. Bu karar, İttihatçılar için açık bir yenilgi anlamına geliyordu.
Fatih Medresesi, İslam Fıkhı ve Tarihi dersi verecek bir hoca arandığına dair bir ilanda bulunmuş ve bu ilana önemli oranda müracaat gerçekleşmişti. Zâhid Efendi de bu ilana başvuranlar arasındaydı. Müracaatların çokluğu üzerine Medrese imtihan ile alım yapmaya karar verdi ve Zâhid Efendi imtihanı birincilikle kazandı. Lakin bu durum ittihatçıları memnun etmedi. Bir muarızın tayin edilmesindense ilanı iptal ettirmeye karar verdiler. İttihatçılarla arasındaki gerilimin ardından bazı arkadaşlarının, İstanbul’da bulunmasının tehlikeli olabileceği yönündeki uyarılarının üzerine Zâhidü’l-Kevserî, Kastamonu’daki bir medreseye tayinini fırsat bilerek İstanbul’dan ayrıldı. Üç yıl süresince Kastamonu’da müderrislik görevini yaptı ve burada Numaniyye Kütüphanesi’nde bazı çok kıymetli yazma eserleri inceleme fırsatı buldu.
1918’de Kastamonu’daki görev süresinin dolmasıyla İstanbul’a dönüş için hazırlandı. Mevsim kış ve yollar kardan kapalı olduğu için deniz yolunu kullanmak zorundaydı. Derme çatma bir tekne ile Kastamonu’dan Ereğli’ye geldi. Ereğli’den Akçakoca’ya tekrar tekneyle yola çıktı. Akçakoca açıklarında şiddetli fırtına ve büyük dalgalar sebebiyle teknesi alabora oldu. Kıyıdan bu durumu gören bazıları kurtarma teşebbüsünde bulunsalar da fırtınayı ve dalgaları yenerek tekneye ulaşmaları mümkün olmadı. Zâhid Efendi, kendi ifadeleriyle; “Burada boğulacağıma daha uzak bir yerde boğulsaydım da en azından ailem ve yakınlarım şimdi cesedimi bulup bir de büyük bir üzüntüye düşmüş olmasalardı ne iyi olurdu…” diye içinden geçirdi, “Boğularak ölmek bu kadar kolaymış demek… Ben daha zor olacağını tahmin ediyordum.”
Neyse ki iki emektar balıkçı kardeşin çabalarıyla kaza, can kaybı yaşanmadan atlatılmıştı. Zâhid Efendi İstanbul’a dönüşünden sonra bazı hatırlı dostlarını araya sokarak bu kardeşlere şeref nişanı verilmesini sağladı.
Bu kaza sonucu Zâhid Efendi’yi en çok üzen sebeplerden biri, hiç şüphesiz beraberinde bulundurduğu bazı kıymetli eserlerini kaybetmesiydi. Bu eserler arasında müellifinin İmam Ebu Yusuf’a ait el-Emâlî adlı eserin Ebu Asım el-Amirî nüshasını gördüğüne dair bilgi verdiği bir risale, aynı zamanda müstensihinin hicrî 1000’li yıllara ait Nuh b. Mustafa el-Konevî’nin el-Emâlî nüshasının da içlerinde bulunduğunu söylediği bir eser de bulunmaktaydı. Rivayete göre İmam Ebu Yusuf’a ait olan bu el-Emâlî adlı fıkıh külliyatı, üç yüz cüzden oluşmaktaydı ve bu muhteşem eserin bu kazada kaybolan risalelerden dolayı maalesef bugün nerede olduğu ve akıbeti hakkında bilgi bulunmamaktadır.
Muhammed Zâhid Efendi, bu kazadan sonra Düzce’deki köyünde istirahate çekildi. Bu sırada onun Dâru’ş-Şafakati’l-İslâmiyye’ye hoca olarak atandığına dair bir mektup geldi. Bir alim vakarı ve meselelere yaklaşımındaki ilmî derinlik ile başarıları kısa sürede dikkatleri çekti ve sonrasında Fatih Medresesi’nin Mütehassısın bölümüne müderris olarak atandı. Bu görevde iken Şeyhülislam’ın Vekâlet-i Ders Meclisi’ne üye olarak seçildi. Daha sonra da ulema bürokrasisindeki zirve konumuna, Ders Vekâleti Meclisi Başkanlığı’na ve Şeyhülislam’ın Ders Vekilliği’ne geldi.
Mütareke yılları ve devam eden zorlu süreç, hoca sınıfı için ayrı bir zorluk ve ehemmiyet anlamına geliyordu. Yeni sistemde ve düzende ilk tasfiye edilecek olan sınıf kendileriydi ve onlar bunun farkındaydı. Müslüman Anadolu topraklarında İslâm’a kastedilen yeni yönetim ve uygulamalar neticesinde kendisi hakkında tutuklama kararı çıktığını haber alan Zâhid Efendi, önündeki birkaç seçenekten birini seçmek zorunda kaldı. Muhammed Ebu Zehra’nın ifadeleriyle: “İmam Zâhidü’l-Kevserî, şu üç durumdan birini tercih etmek durumundaydı: Ya hapse atılacak ve yıllardır emek harcadığı ilmî birikimin zindanlarda kendisi ile birlikte zayi olmasını kabullenecekti ki ömrünü tedris, irşad ve dini kendi güzelliği ile insanlara izaha adamış bir alim için bu çok ağır bir imtihandı. Bir diğer çare ise yeni idareye karşı şirin görünmek ve şahsiyetinden fedakarlık etmekti. Zâhidü’l-Kevserî bunu kat’iyyen yapacak biri değildi. Geriye son bir şey kalıyordu, Allah’ın geniş mülkünde başka bir beldeye hicret etmek.”(4) Evine bile uğrayamadan iskeledeki ilk vapurla İskenderiye’ye giden İmam, henüz 44 yaşındayken Devlet-i Âliyye’de mümtaz ve müstesna bir ilmî mevki ve resmî bir makam sahibi olmuştu, ama bu hicretinin ardından bir daha İstanbul’a dönemeyecekti. İskenderiye’den Kahire’ye geçti ve burada yerleşti. Daha sonra tekrar İskenderiye, Beyrut, Dimaşk gibi muhtelif beldelere ziyaretler gerçekleştirdi. Özellikle Şam ziyareti başta olmak üzere bu ziyaretleri sayesinde dönemin önde gelen alimleri ile tanışıp görüşme imkanı buldu ve önemli kütüphanelerdeki çok kıymetli eserlere muttali olabilme fırsatını değerlendirdi.
Mısır’a yerleştikten sonra bazı evrakların Türkçeden Arapçaya tercümesi gibi mütevazi bir işte çalışarak geçimini sağladı. Onun hayatının en birincil meşguliyeti, her zaman için ilim olmuştu. Lakin ilim uğruna verdiği hiçbir emekten maddi bir karşılık beklememişti. Bunu yaptığı takdirde kendi ifadesiyle, bu amelin sevabından ahirette mahrum kalacağının bilincindeydi. Mısır, artık onun ikamet yurduydu ve ömrünün kalanını burada ilmî çalışmalar ile geçirdi. Çok büyük bir ilmî şöhreti beraberinde getirecek eserler neşretti, tahkik etti, yayınlanmasında büyük emekler sarf etti, reddiyeler yazdı, müdafaalar yazdı, talebeler yetiştirdi, yetiştirdiği talebeler dünyanın sayılı alimleri oldular.
Mısır’a yerleşmesinden sekiz sene sonra eşini ve iki kızını İstanbul’dan yanına getirtebilmişti. Hanımı ve iki kızı kendisi hayatta iken Mısır’da vefat etti. Bir oğlu ve bir kızı da İstanbul’da vefat etmişti. İlimde bir okyanus olmanın yanında, gurbetin sıkıntılarıyla birlikte acılı bir eş ve baba yüreğine sahipti. Eşi Seyyide Meliha Hanım da muttaki, ehl-i ibadet bir hanımefendi idi. Lakin 1948’de şeker hastalığından vefat etmişti.
İmam Zâhidü’l-Kevserî’nin ömrünün son dönemlerinde şeker hastalığı ve sindirim problemleri iyice ağırlaşmıştı. 1952’de idrar yolu enfeksiyonu ile hastaneye yatırıldı. Talebesi Ahmed Hayri’nin ziyaretlerinde izlediği üzere ölüm döşeğinde bile Topkapı Kütüphanesi’ndeki bazı kıymetli eserlerden bahsedecek kadar zihni canlı idi. Bir pazar günü ateşi çıktı ve durumu ağırlaştı. Dostları ve talebeleri yakınlarına haber vermenin uygun olacağını düşündüler. Şeyh Abdullah Osman, ikindi vakti yanından ayrıldı, döndüğünde onun 16.45’te vefat etmiş olduğunu gördü. İlim ehli, 11 Ağustos 1952 günü büyük bir acı ve üzüntüye gark oldu.
Ahirete irtihali esnasında 71 yaşındaydı. Cenazesi Kahire’de, tabiin imamlarından Leys b. Sa’d’ın (r.a) kabrinin bulunduğu muhitteki Kahlavî Mescidi yakınlarında bir mekana defnedildi. Mezar taşında şu ibareler yazmaktadır:
Ey şu kabrin kenarında durup ibretle bakan,
Dün kabrin ziyaretçisi, bugün toprağın altında.
Ölümden kaçış yok, aniden gelip çatmasına kayıtsız kalma!
O geçitten geçmiş olanlar için de dua et!
Zâhidü’l-Kevserî şimdi bu merkadinde,
Rabbi’nin affına sığınmış ve O’nun merhametini bekliyor.(5)

-İLMÎ ŞAHSİYETİ-
İmam Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, birçok muasırının ve talebesinin ikrarıyla yeryüzünde eşi benzeri bulunmayan bir ihata kapasitesine ve ilmî derinliğe sahipti. Bir insandan beklenmeyecek ölçüde bir hafızası vardı ve bir okuduğunu bir daha unutmadığı herkesçe bilinirdi. Buna rağmen sadece Hanefi ulemasından el-Aynî’nin Sahih-i Buhâri şerhi Umdetü’l-Kârî adlı eserini yirmi defa okumuştu ki bu eser, onlarca cilt büyüklüğünde ansiklopedik bir eserdir.
Her ilmin ehlinden alınması gerektiğini düşünen İmam, bir ilim adamının da ehil olmadığı konularda eser vermesinin ilmî bir tutum olmadığını düşünürdü. Kendisinin ise zirve noktayı temsil etmediği bir islâmi ilim dalı neredeyse yoktu. El attığı her ilim dalında, hayatını o dala vakfetmişçesine derin bir anlayış ve kavrayış kabiliyeti ve muhteşem bir birikime sahip olduğunu hissettiriyordu. Bugün eserlerini tetkik eden insaf ehli de bunun farkındadır.
Kendisini hem Hanif, hem Hanefi olarak tarif ediyordu.(6) Hanefi mezhebine derin bir bağlılığı vardı. Ona göre fıkıh mezhepleri arasında Hanefi mezhebi, mümtaz ve muazzez bir yerdeydi. Kendisi İmam-ı A’zâm Ebu Hanife Hazretlerine derin bir bağlılık ve ilmî sadakat içerisindeydi.
Reddiyelerinde sadece hakkın ve hakikatin âlî menfaatlerini gözetmiş, tek gayesi hakikatin tebellür etmesi olmuştu. Eleştirdiği kişileri kayırmamış, hakikati rencide etmek uğruna kimseye iltimas geçmemiş, taviz vermemişti. Bununla birlikte, yaptığı reddiyelerde ilmin vakarını elden bırakmadı, insaf dairesinde hareket etti ve ilim dışı yollarla muhatabını hırpalama yoluna tevessül etmedi.
Eserlerine vakıf olanlar, İmam Kevserî’nin her ilimde yed-i tulâ sahibi olduğunu bizzat müşahade ederler. Bilhassa cerh-ta’dil ve rical ilimlerinde muasırlarının itirafıyla döneminde en üst mevkidedir. Usûl-i hadis ve cerh-ta’dil ilimlerini akâid, fıkıh gibi aslî ilimlere uyarlamakta ondan daha maharetli biri yoktur. Muhatapları, onun cerh-ta’dil ve rical ilimlerindeki vukufiyeti karşısında eli kolu bağlı kalmıştır. Aynı zamanda, asrın kelâm imamı sayılan kadim dostu Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi(rahimehullah) ile aralarındaki tatlı münakaşalar da, İmam Kevserî’nin kelâm ilmindeki cevherini ispat eder.
İmam, aynı zamanda silsilesi Şeyh Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretleri vasıtasıyla Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerine ulaştığı veçhile Nakşibendî zül-cenâheyn bir alimdir.
İmam Muhammed Zâhidü’l-Kevserî’nin İslâmi ilimlerdeki zirve konumunu daha fazla anlatmaya yerimiz müsait değildir. Zaten buradan anlattıklarımız onu layık olduğu veçhile tarif etmeye bir şekilde kifayet etmeyecektir.

-ESERLERİ-
Talebesi Ahmed Hayri’nin biyografisinde belirttiği üzere İmam’ın eserlerini İstanbul, Düzce ve Kastamonu başta olmak üzere Anadolu’da ve Mısır’da kaleme alınanlar olarak iki ayrı başlıkta incelemek mümkündür. Bununla birlikte Anadolu’da kaleme aldığı eserlerin tamamına yakını el yazması iken, Mısır’da kaleme aldığı eserlerinin tamamına yakını matbudur. Burada yerimiz İmam’ın tüm eserlerini tahlil etmeye yeterli değildir. Maruf ve meşhur bazı eserleri hakkında yer yer önemli bilgiler vermekle birlikte birçok eserinin ismini anmakla kifayet edeceğiz.
İmam Kevserî’nin Anadolu’da yazdığı eserlerin bir kısmı şunlardır: Nazmu Avâmili’l-İ’rab(Arapça’ya dair yazdığı bir eserdir.ilk eseridir, Farsçadır.), el-Cevâbu’l-Vefîfi’r-Reddale’l-Vâ’izi’l-Ôfî (Of beldesinden gelip tasavvuf ehline karşı çok sert bir tutum takınan ünlü bir vaize yazdığı ve vaizi tasavvuf aleyhinde konuşmaktan el çektirdiği reddiye.), Tefrîhu’l-Bâlbi Halli Târîh-i İbn Kemâl (İbn Kemâl Paşa’nın Tarihi’ndeki bazı kalıpların manasını açıklayan eser.), Tervîzu’l-Karîhabi Mevâzini’l-Fikri’s-Sahîhafi’l-Mantık (Ahmed Cevdet Paşa’nın mantık ilmine dair Mi’yâri’s-Sedâd adlı kitabının Arapça tercümesidir.), Kurretu’n-Nevâzır fî Âdâbi’l-Münâzır (Yine Ahmed Cevdet Paşa’nın münazara ilmine dair Âdâb-ı Sedâd adlı kitabının Arapça tercümesidir.), en-Nakdu’t-Tâmîale’l-Akdi’n-Nâmîalâ Şerhi’l-Câmî (Molla Câmî’nin el-Kâfiye şerhi el-Fevâidü’z-Ziyâiyye kitabına Eğinli Şeyh Muhammed Rahmi’nin yazdığı ta’likin eleştirisidir.), Tedrîbu’l-Vasîf alâ Kavâidi’t-Tasrîf, Tedrîbu’t-Tullâb alâKavâidi’l-İ’râb, Hanînu’l-Mütefecci’ ve Enînu’l-Mütevecci (1. Dünya Savaşı’nın getirdiği felaketlere dair manzum eseri.), Nakdu Kitâbi’d-Duafâli’l-Ukaylî (Hafız Ukaylî’nin rical kitabının eleştirisi.), et-Ta’akkubu’l-Hasîslimâ Yenfîhi İbnTeymiyyemine’l-Hadîs (İbnTeymiyye’nin kitabı Minhâcü’s-Sünne’de hakkında hadis bulunan bazı meselelerde hadis bulunmadığı yönündeki sözlerine eleştiri.), er-Ravdu’n-Nâdîru’l-Verdî fî Tercemeti’l-İmâmi’r-Rabbânî es-Serhendî (İmam Rabbânî Hazretleri’nin hal tercemesine dair eseridir, yazdığı yegane Türkçe eserdir.)
Bunlarla birlikte Kastamonu’da yazdığı el-Medhalu’l-Âmli Ulûmi’l Kur’ân adlı eseri, talebesi Ahmed Hayri’nin ifadesiyle Üstad’ın en önemli eseridir. Kur’ân’ın yazıya geçirilmesi, 14 kıraat ve kurranın tabakaları, müfessirlerin hayatı, bunlarla alakalı rivayet ve dirayet tefsirlerinin muhtevaları hakkında bilgiler içeren 2 ciltlik eserdir. İmam Kevserî, talebesinin tabiriyle bu eserin kaybolmasına üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzülmemiştir. Allah’tan bu eserin bulunmasını niyaz ederiz.
Mısır’da yazdığı belli başlı eserler ise şunlardır: Ref’u’r-Rîbe an Tahabbudâti İbn Kuteybe (İbnKuteybe’ninTe’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs’indeki teşbih (Allah’ı mahlukata benzetme), İmam Ebu Hanîfe’ye karşı yakışıksız sözleri ve Ehl-i Kitap’tan yapılan bazı nakillerin eleştirisi), el-Buhûsu’s-Seniyye an Ba’adi Ricâli Esânîdi’t-Tarîkati’l-Halvetiyye (13 Halvetî şeyhinin hayatını anlatan eser.), Nazrâtu’n-Âbira fî Mezâimi men Yunkir Nuzûle İsa Aleyhisselâm Kable’l-Âhira (Ezher şeyhlerinden Mahmud Şeltût’un Hz. İsa aleyhisselâm’ın nüzulünü inkar ettiği fetvasına reddiye.), Mahku’t-Tekavvül fî Mes’eleti’i-Tevessül (Peygamberler ve salih zatlarla tevessülün şirk olduğu yönündeki iddiaların delillerle birlikte reddedildiği eser.), el-İstibsârfi’t-Tahaddüsani’l-Cebri ve’l-İhtiyâr (Üstadın son kitabıdır, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile arasındaki kader ve kulların iradesi bağlamındaki müzakereler dahilinde yazdığı kitaptır.), Hanefî mezhebinin imamlarının hal tercemelerine dair eserler ve daha niceleri.
İmam Kevserî, en-Nüketü’t-Tarîfefi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe adlı bir eser yazmıştır. Selef imamlarından İbn Ebî Şeybe’nin iddiasına göre İmâm-ı A’zâm Ebu Hanîfe Hazretleri, 125 meselede Rasûlullah (s.a.v)’in sünnetine ve hadis’i şeriflerine aykırı fetva vererek ona muhalefet etmiştir. İmam Kevserî bu eserinde, her iki tarafında delillerini ve fıkıh usullerinde benimsedikleri kriterleri göz önünde bulundurarak İbn Ebî Şeybe’nin bu iddiasına konu olan 125 meseleyi ayrı ayrı değerlendirir. İmam Kevserî’nin ulaştığı sonuca göre bu 125 meselenin yarısında İmam Ebu Hanîfe Hazretleri kendi görüşünde İbn Ebî Şeybe’nin bahsettiklerinden farklı hadis’i şeriflere dayanmıştır. Dolayısıyla burada sünnete ve hadislere muhalefetten söz edilemez. Diğer yarısını ise İmam Kevserî 5’e ayırır. 5’te 1’inde İmam Ebu Hanîfe Kur’an ayetlerine dayanmış, 5’te 1’inde İbn Ebî Şeybe’nin bahsettiği hadisleri meşhur sünnete muhalif olduğunu düşünerek nefyetmiş, 5’te 1’inde İmam Ebu Hanîfe, söz konusu hadisleri İbn Ebî Şeybe’nin anladığından farklı bir şekilde anlamış ve dolayısıyla muhalefet etmemiş, 5’te 1’inde ise İmam Ebu Hanîfe, İbn Ebî Şeybe’nin ona isnad ettiği görüşleri benimsememiştir. Dolayısıyla İmam Ebu Hanîfe’nin hadislere muhalif görüş belirttiği meseleler, İbn Ebî Şeybe’nin iddiasının 10’da 1’inden ibarettir. İmam Kevserî’nin belirttiğine göre 83 bin içtihadı olan İmam Ebu Hanîfe’nin yalnızca 12 meselede yanılmış olma payı, bir beşer için tahayyül edilmesi zor bir başarı oranıdır. Allah hepsine rahmet eylesin.
İmam Kevserî’nin şöhretinde en büyük paya sahip eseri, Allahu A’lem, Te’nîbu’l-Hatîb alâ mâ Sâkahu fî Tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-Ekâzib adlı eseridir. Meşhur hadis alimi el-Hatîbu’l-Bağdâdî, meşhur eseri Târîhu Bağdâd’ının 13. cildini Hanefî mezhebinin imamları olan İmam Ebu Hanîfe, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî ve İmam Hasan b. Ziyâd hakkındaki iddialar ve rivayetlere ayırmıştır. Bu eserde İmam Ebu Hanîfe ve talebeleri hakkında son derece olumsuz, önyargılı, taassup ürünü birçok yakışıksız rivayet nakledilmiştir. İmam Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, eserdeki bu yakışıksız rivayetlerin tamamını gerek sened ve gerek metin itibariyle kritik eder. Ulaştığı sonuca göre İmam Ebu Hanîfe ve talebeleri hakkındaki bu yakışıksız rivayetlerin tamamı, büyük oranda mezhep taassubu neticesinde uydurulmuş, itimada şayan olmayan, güvenilirliği son derece zayıf iddialardan ibarettir. Bu eser ile İmâm Kevserî, İmam Ebu Hanîfe ve hanefi mezhebinin imamları hakkında asırlardır dillerde sakız edilen safsataları ilmî vakarı ile çürütmüş ve İmamlarımızın layık olduğu âlî makamı tesbit etmiştir.“Ebu Hanîfe fıkıhta ümmetin yarısının, belki üçte ikisinin asırlar boyunca kendisine tabi olduğu bir imamdır. İmam Ebu Hanîfe gibi fıkıh ve diyanetteki imameti, tevatüre ulaşmış ilmî ehliyeti, meseleleri ele alıştaki farklılığı, mezhebine tabi olanların çokluğu, fıkhının dünyanın dört bir yanına yayılması ile şöhret bulmuş bir imam hakkında söylenen ve üretilen asılsız haberlere kulak verilmez. Hele aklın ve dinin kabul etmeyeceği mecralara sürüklenmiş sözlere itibar, hiç söz konusu olamaz.” (7)
İmam Kevserî’nin Te’nîb’deki ifadelerinden anlaşıldığı üzere kendisi, Hatîb Bağdâdî’nin böylesi çelişkili ifadeleri Târîhu Bağdâd gibi önemli bir eserine nasıl alabildiğini sorgular ve söz konusu esere daha sonradan sokuşturmalar olmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirir. Basıldıktan 8 sene sonra Te’nîb’eTalîatü’t-Tenkîl adında bir reddiye yazılır. Bu risale, daha sonra yazılacak 2 ciltlik et-Tenkîl bimâ fî Te’nîbi’l-Kevserî mine’l-Ebâtil adlı eserin mukaddimesidir. Lakin bu eser İmam Kevserî’nin vefatından sonra ancak basılabilmiştir. İmam’ın yakın dostlarından Muhammed Emin b. İbrâhîm’e göre bunun sebebi, müellifinin Kevserî’yi eleştireceği bu eserini henüz Kevserî hayatta iken bastırmaya cesaret edememiş olmasıdır…(8)
Muhammed Zâhidü’l-Kevserî; Beyhakî’nin Ahkâmu’l-Kur’ân’ı, Beyâzîzâde’nin İşârâtu’l-Merâm’ı, Abdülganî en-Nablûsî’nin Keşfu’s-Sitr’i, İmam Gazzâlî’nin Kânûnu’t-Te’vîl’i, İbnu’l-Cevzî’nin Def’uŞübehi’t-Teşbîh’i, Ebu Davud’un Sünen’ini tanıttığı Risale’si, Zehebî’nin İmam Ebu Hanîfe ve İmameyn’in menakıbına dair eseri, Ebu’l-Muzaffer el-İsferâyinî’nin et-Tabsîrfi’d-Dîn’i, İmam Ebu Hanîfe’nin Basralı İmam Osman el-Bettî’ye Risale’si, yine İmam Ebu Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-Ebsât’ının Ebu Mûtî el-Belhî rivayetini, Abdulkâhir el-Bağdâdî’nin el-Fark Beyne’l-Fırâk’ı, İbn Hazm’ın Merâtibu’l-İcmâ’ı ve ismini saymaya yerimiz müsait olmayan daha nice ulemanın eserlerine mukaddimeler, ta’likler ve tanıtım yazıları yazmıştır. Bunların içinde en önemlisi, İmam Zeylâî’nin Hanefî mezhebinin hükümlerine dair ahkam hadislerini ihtiva eden Nasbu’r-Râyeli Ahâdîsi’l-Hidâye adlı eserine yazdığı geniş mukaddimedir. Bu risalede İmam Kevserî, Irak ehlinin (Hanefîlerin) fıkhından söz ettikten sonra re’y ve içtihat ile istihsan konularını açıklar. Ardından İmam Ebu Hanîfe’nin ahad haberi kabul şartlarından bahseder ve Kûfe’nin İslâmi ilimlerdeki yerinden, Hz. Ali (r.a) ve Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’un yetiştirdiği bazı alimlerden söz eder. Ardından Hanefî muhaddislerden 99 tanesinin ismini sayarak ve bazı cerh-ta’dil kitaplarından söz ederek mukaddimeyi bitirir. Bu risale, İmam’ın mümtaz talebelerinden Abdülfettah Ebu Gudde(rahimehullah) tarafından Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsihum ismiyle neşredilmiştir. Prof. Dr. Abdülkadir Şener ve Prof. Dr. Cemal Sofuoğlu tarafından Türkçeye tercüme edilerek 1982’de ve 1991’de Türkiye Diyanet Vakfı tarafından iki ayrı baskısı yapılmıştır.
Eser te’lifinde İmam’ın yerini anlatmak için olmazsa olmaz bahis konusu, şüphesiz Makâlâtü’l-Kevserî adlı eseridir. Bu eser İmam Kevserî’nin Mısır’da bilhassa Mecelletü’l-İslâm ve eş-Şarku’l-Arabî başta olmak üzere muhtelif dergilerde yazdığı seri makalelerin toplandığı muhalled bir eserdir. İlk dönem mushafları, yedi kıraat, muhtelif rivayetler, İslâmi ilimlerde gündem oluşturmuş muhtelif eserler, modernist akımlarla birlikte dünyamıza giren mezhepsizlik, mezhepleri birbirine yaklaştırma düşünceleri, modernist akımların ümmetin gündemine soktuğu birçok bid’at görüşün reddi, teşbih ve tecsim (Allah’ı mahlukata benzetme, Allah’a cisimlik isnadı) gibi görüşlerin reddi ve daha birçok konuya bu eserinde yer verir. Yer yer “mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” diyerek modern telfik görüşlerinin karşısına sapasağlam dikilirken, diğer yandan “ümmeti putperestliğin davetçilerinden sakındırma”ya çalışır. İmam Kevserî’nin zihin dünyası ve dünya görüşünü en bütüncül şekilde yansıtan eseri, belki de Makâlât’ıdır. Bu eserindeki makalelerin bir kısmı 2014’te Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Sifil tarafından tercüme edilmiş ve 1. cilt halinde basılmıştır.
İmam’ın neşrettiği eserler, tahkik ettiği ve basılmasına vesile olduğu eserler, mukaddimeleri, ta’likleri, hâşiyeleri ve daha nice eserleri elbette bizim burada saydıklarımızdan çok daha fazladır. Lakin hepsini zikretmeye yerimiz müsait değildir. Aynı şekilde İmam’ın hocaları, talebeleri, icazet aldığı ve verdiği eserler, isnad silsilesi gibi daha nice bilgiler de yazımızın hacmini epey zorlayacaktır. Bu yüzden bu bahislerde ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlerin İmam’ın talebesi Ahmed Hayri’nin el-İmâmu’l-Kevserî adlı biyografi çalışmasına başvurmaları isabet olacaktır. Bu metin, aynı zamanda Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Sifil tarafından yayınlanan 1. cildin başına tercüme halinde eklenmiştir. Ayrıca bu makalenin yazılış sürecinde sıklıkla başvurduğumuz başucu kitabı olan Akif Coşkun’un İstanbul’dan Mısır’a Bir İslâm Alimi Zâhidü’l-Kevserî adlı kitabı da istifadeye şayandır. Aynı zamanda bu eser, İmam Kevserî’nin Hanefî mezhebine bağlılığı ve Te’nîbü’l-Hatîb hakkında ayrıntılı bilgi içerir.
Hasımları İmam Muhammed Zâhidü’l-Kevserî’yi zaman zaman “Mecnûn-u Ebu Hanîfe” (Ebu Hanîfe delisi) şeklinde anmış, zaman zaman ise “İmam Tahâvî’den sonra İmam Ebu Hanîfe’ye bu kadar bağlı ve düşkün bir alim yoktur.” denmiştir. Bu yakıştırmalar, hiç şüphesiz İmam Kevserî’nin değerini küçültmez, aksine onun Selef-i Sâlihîn’e bağlılığının bizzat muarızları tarafından gayri ihtiyari ikrarıdır. İmam Ebu Hanîfe gibi mümtaz ve muazzez bir selef imamına bağlılık, ilim ehli bir dimağ için sahip olunabilecek en güzel hasletlerden biridir. Kendisinden çağlar önce yaşamış müelliflere reddiyeler yazması ve onların karşısında dirayetini ispat etmesi ona şeref olarak yeter. Zira Te’nîbu’l-Hatîb adlı eserinde rivayetlerini eleştirdiği hadis alimi Hatîb el-Bağdâdî, İmam Zâhidü’l-Kevserî’den takriben 9 asır önce yaşamıştır. Lakin ravilere 900 sene daha yakın olan Hatîb’in bile gözünden kaçabilen rical tenkitlerinin üstesinden İmam Kevserî 9 asır sonra başarıyla gelebilmektedir. Böyle bir değer, İslaâ ümmetinin başına çok nadir gelir. Bize düşen ise, daha basılmayı bekleyen nice eserini neşretmek ve bu eserleri üzerinde derinlemesine çalışmak, onu anlayabilmek için mesaimizi olabildiğince zorlamaktır. Onun hedeflediği ve uğrunda çabaladığı idealleri uğruna ihtiyarlamak, üzerinde doğup büyüdüğü, rızıklandığı ve idarecilik ettiği bu toprakların insanlarının boynunun borcudur.
Yüce Rabbimiz, Peygamber varisi olan istikamet sahibi alimlerimizin izinden ayırmasın, onları aramızdan eksik etmesin…

İlginizi Çekebilir !

Mehdi Gelecek mi? – Dr. İhsan Şenocak

Allah Teala tarafından hidayete erdirilmiş kişi manasında kullanılan Mehdi’nin, ‘’Hadi’’ şeklindeki İsm-i Fail kalıbının anlamı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir