19 Kasım 2017 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Tahkikat Prof. Dr. Yavuz Köktaş

Tahkikat Prof. Dr. Yavuz Köktaş

|

Soru 1) Bir hadisin muteber bir kitapta yer alması, o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufı ̂kesimin bir kısmının Ruhu’l- Beyan’da, Ihya’da, el-Gunye’de v.s. geçen hadisleri sahih kabul etmeleri ve bunu bir usul olarak belirlemeleri ilmı ̂açıdan ne kadar doğru?

Soru 2) Günümüzde bazı kesimler, muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı yeterli gördüğünü bunun büyük yanlışlara yol açtığını savunuyorlar. Sizce bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda nasıl davranmışlardır?

Soru 3) Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulüve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim var. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

1) Hadisin muteber bir kitapta yer alması o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufî kesimin bir kısmının Ruh’ul Beyan’da, İhya’da, Gunye’de vs geçen hadisleri sahih kabul etmesi ve bunu bir usûl olarak belirlemeleri ne kadar ilmî?

Hadisin muteber bir kitapta yer alması onu güvenilir yahut teknik tabirle söyleyelim, sahih kılmaz. Mâlum, bir hadisin sıhhati hangi kitapta olduğuna göre değil, sened ve metnine göre değerlendirilir. Tabi muteber kitap derken herhalde hadis kitapları dışında muteber bir âlimin kitabını kastediyorsunuz. Verdiğiniz örneklere bakılırsa bu anlaşılır. Evet, Gazalî’nin İhya’sında da geçse, İmam Rabbanî’nin Mektubat’ında da geçse, hadis sahih değilse bu kitaplarda geçmesi onu sahih kılmaz. Burada hemen akla “Bu büyük âlimlerin kitaplarında böyle şeyler olur mu? Olursa onların büyüklüklerine, otorite oluşlarına gölge düşmez mi?” şeklinde sorular gelebilir. Elbette büyük âlimlerin kitaplarında da hatalı şeyler olabilir. Olması, onların büyüklüklerine halel getirmez. Çünkü onları büyük yapan şey naklettikleri o sahih olmayan hadisler değil, geliştirdikleri düşünceler ve İslam’a gönülden bağlılıklarıdır. Zaten bazıları hadis ilminden bir uzmanlıkları olmadığını söylemiştir. Mesela Gazalî, böyledir. Keşke diğerleri de böyle söyleseydi de tartışmaları sonlandırsaydılar. Diğer taraftan şu da bir gerçek ki, sadece bu âlimler değil, bizzat meslekten olan hadisçiler de –bilerek olmasa da- sahih olmayan şeyler, hatta mevzu ve metruk hadisler nakletmiştir. Hatta hadis değerlendirme noktasında müteşeddid olan bazı hadisçiler dahi tabir-i mümkünse akademik anlamda yazarken eleştirel yanını konuşturmuş, ancak halka dair yazarken mevzu ve metruk bir takım hadislere yer verebilmiştir. Hal böyle ise diğer âlimlerin böyle hadis nakletmelerine şaşmamak gerekir. Bu tür hadis nakletmelerinin sanırım bazı sebepleri vardır. Özellikle bu kitapların halka yönelik olduklarına dikkat edilmelidir. Uydurma da olsa halkı cezbedecek veya onları sürekli teyakkuzda tutacak rivayetleri kaydetmekte bir beis görmemişlerdir. Ayrıca kaydedilen bu rivayetlerin haram-helal konularıyla ilgili olmaması onlara rahat hareket etme imkânı da vermiş olmalıdır. Muhaddislerin zayıf hadislerle amel meselesinde fezâil konusunda kapıyı aralık tutmaları böyle bir soruna yol açmış olmalıdır. Ama kapı aralık tutulurken bazıları bunu ardına kadar da açabilmiştir. Dolayısıyla zayıf hadislerle ilgili iyi niyetli bir yaklaşım, hatta amel konusunda getirilen sınırlamalar bazılarınca pek dikkate alınmamış gibi gözükmektedir. Diğer taraftan sanırım bu tür rivayetleri kitaplarına alan âlimlerimiz önce bir fikre, düşünceye sahip oluyorlardı. Sonra bu düşüncelerini teyit eden aklî-naklî ne varsa kullanmaya çalışmışlardır. Esas işleri hadis olmayan bu âlimlerimiz düşüncelerini teyiden bu tür hadisleri naklettiği için onları araştırma imkânını bulamamış veya araştırma işiyle meşgul olamamışlardır. Esasen her bir âlim araştırıldığında görülecektir ki, bu hadisleri kitaplarına nakledenler bir önceki âlime güvenmiş, dayanmış; herhalde o kitabında naklettiyse vardır bir bildiği diyerek güvenle o hadisi nakletmiştir. Geçmiş âlimlere hüsn-ü zan yapmışlardır yani… Aslında bu hadislerin, ilk kaynağını tespit edip orada durumun nasıl olduğunu ortaya koyan çalışmaların yapılması gerekir. Bazen öyle oluyor ki, sonraki kitaplara hadis diye giren sözleri araştırdığınızda bakıyorsunuz, falan âlimin, velinin veya şeyhin sözüymüş! İşte bu söz nasıl hadis şekline dönüşüyor, araştırılmaya değer bir konudur. Ancak bu kitaplardaki hadislerin hepsinin böyle olduğu söylenemez. Bazen hadisi geriye doğru takip eder, bir kitapta geçtiğini tespit edersiniz. O kitapta söz Peygamber’e (sav) nispet edilmektedir. Ama bu sözün o kitabın müellifinden başka da kaynağı yoktur. İşte burası ilginçtir! Nasıl oluyor da, kaynağı belirsiz şeyler hadis olarak Peygamber’e (sav) isnat edilebiliyor? Burada biraz daha tarihî-sosyolojik araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu tür hadisler anonim halk müziklerine benzemektedir. Neticede halka mal olan bu müziklerin kaynağını tam olarak tespit edemeyebilirsiniz. Ama böyle bir gerçeklik de var? Tabi hadis din işidir. Belki tam olarak bununla kıyas yapılamaz. Neticede hadisin kaynağını tespit edemiyorsanız, herhangi bir değeri bulunmayacaktır. Burada insanın aklına şu geliyor: Bu tür hadislerin muteber kitaplarda olması, belki de Müslümanın itikadî veya amelî hayatına ciddi tesirleri olmadığı düşünüldüğü için müsamahalı davranılmıştır. Gerçekten araştırıldığında bu hadislerle Müslümanın icmaına aykırı veya temel akaid ilkeleriyle çelişkili yahut haram-helal gibi konularda hüküm va’z eden hadisler olmadığı görülür. Belki bu durum hadisleri nakletmede biraz daha toleranslı davranmayı hâsıl etmiştir. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki, Müslüman zihnini inşa etme noktasında geçmişin bir döneminde problemli görülmeyen bir hadis başka dönemlerde sıkıntılara yol açabilmektedir. Yukarıda bahse konu âlimlerin kitapları tetkik edildiğinde orada geçen hadislerin dönemleri itibariyle problemli olmadığı, pek itirazla karşılaşmadıkları görülür. Ancak günümüz itibariyle söylersek (buna Osmanlı’nın son dönemi tartışmaları da dâhildir, nitekim sert tartışmalar o zaman başlamıştır) bu hadisler ve onlara dayalı inşa edilen inançlar ciddi sorun olmaktadır. Bu cihetle özellikle aslı olmayan veya uydurma olarak kabul edilen hadisler konusunda müsamaha göstermemiz söz konusu olamaz. Bu çerçevede şuna değinmemiz gerekir: Acaba bu muteber kitaplarda geçen hadisler dediğimiz düşüncelerle müsamaha gösterilen hadisler değil de, bizzat ilkesel olarak bilinçli tercih edilerek kaydedilen hadisler olabilir mi? Bu noktada özellikle tasavvuf alanında rüya veya keşf yoluyla hadis tashih ve taz’if işlemiyle karşılaşıyoruz. Bilhassa İbn Arabî ekolune mensup ehl-i tasavvuf, bilinçli olarak hadisleri kitaplarında kaydediyorlar, çünkü onlara göre hadisler rüyada tashih ve taz’if edilebilmektedir. Hatta daha ileri giderek bu metodun muhaddislerin metodundan daha sağlam olduğunu söyleyebilmektedirler. Zira muhaddisler ölülerden, kendileri ise bizzat diriden ve kaynağından hadisi almaktadır. Bu, çok aşırı bir iddiadır. Nasıl ortaya atıldığı hem tarihsel hem de psiko-sosyal açıdan araştırılmaya muhtaçtır. Bu ayrı bir konudur ancak ilmî açıdan böyle bir iddia kabul edilemez. Çünkü öznel tecrübeler araştırılamaz, kontrol edilemez, test edilemez, su-i istimale açık bir yanı da vardır. Peki, buna rağmen orta bir yol bulunamaz mı? Evet, Hadisçiler objektif bir delil olmadığı için bu tür yollarla hadis tashihinin veya taz’îfinin mümkün olmadığını ifade ederler. Bu isabetli bir yaklaşımdır. Çünkü hadisler ile din sabit olur. Fakat bu iki yaklaşım arasında bir orta yol bulmak da mümkündür. Rüya, ilham ve keşfin dindeki yeri bellidir. Bunlar, özneldir, kişiseldir, bağlayıcı değildir. Ama bunların kişilerin hayatında önemli yeri vardır. Dinî açıdan da böyledir. Hadislerde ilhamın (muhaddes), rüyanın önemli hususiyetleri olduğu ifade edilir. O halde bir sûfî rüyada vs. Hz. Peygamber’le sohbet ettiğini veya ondan bir şeyler duyduğunu söylüyorsa ne yapacağız? Onu yalancılıkla itham etmek mümkün mü? Doğrusu buna ihtimal veremiyorum. Yalan söylemesi mümkün olmayan bir sûfînin Hz. Peygamber’le rüyada, keşf halinde, yani bizim idrak edemediğimiz bir halde sohbet etmesi, ondan bir şeyler alması ihtimal dâhilindedir. O tecrübeyi yaşamayanların zor idrak edebileceği bir durumdur bu. Bununla birlikte inkârı kâbil değildir. Ancak buna dayanarak rüya vs. ile elde edilen bilgileri dinin kaynağı veya bağlayıcı birer hükmü olarak ortaya koyabilir miyiz? Buna da “evet” demek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber’den bu şekilde alınanlar özneldir, kişiseldir ve bağlayıcı değildir. O kişiyi ilgilendiren, belki onun için çok değerli bilgilerdir fakat bu tür bilgiler mahkemede delil olmaz. Dolayısıyla rüyanın dinde yeri ne kadar ise hadis ilminde de yeri o kadardır. Sûfî de bu durumu böyle algılamalıdır. Sonuçta hadisçiler -içlerinde böyle düşünenler varsa- rüya ve keşf ile elde edilen bilgilerin hiçbir değerinin olmadığı yönündeki üsluplarını; sûfîler de -yine içlerinde böyle düşünenler varsa- bu yollarla aldıkları bilgilerin din oluşturacak düzeyde olduklarını çağrıştıracak kanaatlerini yumuşatmalıdır. Sonuç olarak taassupkâr davranmaya gerek yoktur. Üsluplarımıza dikkat etmeliyiz. Muteber âlim veya velilerin kitaplarında geçen hadisleri mutlak din kaynağı görmek doğru değildir. Dolayısıyla her zamanın ruhuna göre hareket etmek lazım. O dönemlerde bu tür rivayetler toplumda ciddi rahatsızlıklara belki sebep olmuyordu. Ancak zaman değişmiştir. Kaynaklarımızda geçen bilgileri değerlendirmeye tabi tutmadan aktarmak doğru değildir. Muhakkak ayıklamalıyız, süzgeçten geçirmeliyiz. Burada “bu zamanın ruhu da nedir ki, bana ne!” demeye gerek yoktur. Mesela halef dediğimiz ehl-i sünnetin kelam âlimleri müteşabihatı te’vil etmiştir. Önceden böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmamıştı. Ama sonradan başka din mensuplarıyla karşılaşmalar sonucu te’vil etme zarureti ortaya çıkmıştır. İşte bu, zamanın ruhudur. Bir hadisin senedi varsa, o senede göre muamele görmelidir. Hadisin senedi yoksa aslı yok demektir. Ona göre muamele görmelidir. Ulemamız geçmişte bu tür kitaplarda geçen hadislerin tahricini yapmıştır. Hadislerin sıhhatlerini ortaya koymuştur. Onlara itibar etmek durumundayız. Hadisin sıhhati, ehl-i sünnet bir âlimin kitabında geçmesiyle ölçülemez. Hadisin sıhhati, senediyle ölçülür. Bu noktada belki de muteber âlimlerin kitaplarında geçen hadisleri vasıta kılarak âlimleri itibarsızlaştırma yoluna gitmemek gerektiği gibi âlimlere halel gelir endişesiyle tenkit kapısını kapamaktan ve de âlimleri aşırı yüceltmekten de kaçınmak elzemdir.

2) Günümüzde bazı kesimler muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı yeterli gördüğünü, bunun büyük yanlışlara yol açtığını savunuyorlar. Sizce bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda nasıl davranmışlardır?

“Geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir” söylemi oryantalist paradigmanın söylemidir. Dikkat edin, bugün ilmî araştırmalarımızda metin tenkidi yapmak başka bir şeydir –nitekim gerektiğinde biz de yapıyoruz-, metin tenkidi yapmak veya ona yol açmak için “geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir” söylemine sığınmak bambaşka bir şeydir. İşte bu oryantalist bir bakış açısıdır. Böyle oryantalist paradigmayı yansıtan başka argümanlar da vardır. Diyebiliriz ki, Müslümanlar ve oryantalistlerin hadis literatürüne yönelik farklı yaklaşımları; çalışmalarını ve iddialarını dayandırdıkları öncüller, tartışmasız kabul ettikleri temel önermeler ve inanç ilkelerinden kaynaklanmaktadır. Söz konusu öncüller ve inanç ilkeleri aynı zamanda iki paradigmanın kurucu ilkelerini teşkil etmektedir. Bu kurucu ilkeler, iki farklı paradigmadan bahsetmeyi mümkün kılan nedenler olarak da ifade edilebilir ki bunlar Fatma Kızıl’ın tespitiyle şu şekilde sıralanabilir:

  1. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nübüvvetini kabul/inkâr,
  2. Hz. Peygamber’in dindeki konumunu takdîr etmek/etmemek ve tahfif,
  3. Sahabenin ayrıcalıklı konumu ve adâletini kabul/red,
  4. Selefe ve ulemaya umûmî itimat etmek/etmemek,
  5. Literatürle irtibatın varoluşsal olup olmaması,
  6. Aksi ispat edilene kadar hadisleri sahîh/uydurma kabul etmek,
  7. İsnatlara itimat etmek/etmemek,
  8. Ricâl literatürünü belirleyici kabul etmek/etmemek.

Bu şıklardan birinci tarafta yer alıyorsanız hadis olayına bir Müslüman gibi, ikinci tarafta yer alıyorsanız bir oryantalist gibi bakıyorsunuz demektir. Bu oryantalist paradigma neden aldatıcıdır? Bir kere eğer geçmişten bahsediyorsak muhaddislere haksızlık yapmamak lazımdır. Hadis ilminin tabiatına baktığımızda isnadın esas olduğunu görürüz. Bu, insan fıtratıyla da uyum içindedir. Bir haber duyduğumuzda önce hemen metne yönelip tenkit yapmayız. Önce “bunu nakleden kim, bunu nakledeni tanıyor musunuz?” şeklinde sorular kalbe düşer. Yani Maliyenin “nerden buldun?” yasası gibi bir şey… Kimden bu haberi aldın? Sen kimsin? Önce bu soruların peşine düşülür. Onun için isnat araştırması önceliklidir. Diğer taraftan önce metin tenkidi yapılsa belki de pek çok bilginin zayi olmasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Metin tenkidi öyle bir şeydir ki, cazibesine kapılmamak mümkün değil. Belki böyle bir anlayış hâkim olsaydı rivayet asrında her râvi duyduğu şeyi kendi aklınca veya kendi kapasitesince tenkide tabi tutacak, sonra da onu nakletmekten vazgeçecekti. Böyle yapıldığında neredeyse hadislerin çoğunun zayi olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Çünkü her râvinin kendi anlayışı olacak ve hadisi reddedecektir. Onu nakletmeye uygun görmeyecektir. Nitekim günümüzde hadisleri Kur’an’a arz etme modası böyle bir sonuç vermiyor mu? Her aklına esen hadisi Kur’an’a aykırı görüyor, sonra bu hadis uydurmadır veya akla aykırıdır, diyerek hükmünü veriyor. Biraz araştırıldığında işin aslının öyle olmadığı görülüyor. O halde insanların öznel yanları ve aceleci yapıları onları ilmî olmaktan uzaklaştırabiliyor. İyi ki, rivayet asrının âlimleri bugünkü gibi kendi özel anlayışlarıyla meseleye yaklaşmamışlar. Tabi bütün bunlar metin tenkidi yapılmayacağını göstermez. Metin tenkidi yapmak için de çağdaş söylemlere ihtiyacımız yoktur. Tarihimizde bu vardır. Mesele bunu işletmektir. En basitinden şu kurala bakınız: “Bir senedin sahih olması metnin de sahih olduğu anlamına gelmez.” Aslında bu kural sahih hadis tanımın içinde vardır. Ne diyor tanım? Adalet-zapt sahibi râvilerin muttasıl senetle şaz ve illetli olmaksızın naklettikleri hadis. İlk üçü râvi ve sened eksenli. Son ikisi ise hem sened ve hem de metin eksenli. Dediğimiz gibi râvi ve senedi öncelemesi itibariyle tanım, hadis tarihi ve realiteyle uyum içindedir. Bu tanımdan şunu çıkarırız: Demek ki, metin de ihmal edilmemiştir. Şaz ve illet gerçeği bunun göstergesidir. Özellikle illet bahsi metin tenkidi için ufuk açıcı bir metottur. İşte bu illet gerçeği, hadis metnini her açıdan eleştiriye konu etmeyi bize temin etmektedir. Onun için diyorum ki, mesele yeni tanım veya usul arayışı olmamalıdır. Bu, enerjimizi boşuna harcamak anlamına gelebilir. Var olan tanım veya usulü pratize edelim, işletelim. Bizim eksiğimiz bu pratik noktasında. İllet bahsi derin bir bahistir. Kur’an’a, akla, sahih sünnete, tarihe, bilime aykırılık vs. hepsi illet bahsinin içine dâhildir. Burada bir noktaya işaret etmem gerekir. Burada saydığımız aykırılık çeşitleri genelde mevzu hadis alameti olarak bilinir. Yani bir hadis Kur’an’a aykırı ise o hadis mevzudur vs. İşin aslı böyle değil. Bu alametlerin mevzuluk alameti sayılması biraz da uydurma hadislerin muhtevasından yola çıkılarak belirlenmiştir. Dolayısıyla bu alametlerin bulunduğu her hadis mevzu addedilmiştir. Oysa durum böyle değil. Bir kere mevzu hadis teknik olarak yalancı olarak nitelenen bir râvinin naklettiği hadistir. Ama bazen sika yahut saduk ravilerin de Kur’an’a veya tarihe aykırı hadisleri olabilir. Bu durumda sika veya sadukun naklettiği hadise mevzu mu diyeceğiz? Hayır, bu noktada illet bahsi bize yardımcı olmaktadır. Onun için illet meselesi elverişli bir metottur. Yani sikanın naklettiği bir hadis Kur’an’a aykırı ise şöyle dememiz gerekir: Bu hadis illetlidir. İlleti Kur’an’a aykırı olmaktır. Tarihe aykırı olduğunu düşünelim. Şöyle deriz: Bu hadis illetlidir. İlleti, tarihe aykırı olmaktır. Mesela mevzu hadislerde de bu alametler olabilir. O zaman şöyle deriz: Bu hadis mevzudur, mevzuluk alameti, senedde yalancı bir râvinin bulunmasıdır. Yalancı râvinin ayrıca yalanına alamet olan şey de Kur’an’a aykırı olmaktır. Bunu “ayrıca” diyerek ifade etmek gerekir. Çünkü her yalancı, Kur’an’a aykırı bir şey nakletmeyebilir. Bazen yalancılar çok güzel şeyler de (!) uydurabilir. O halde sikanın hatasıyla kizbu’r-râvinin yalanını muhakkak ayırt etmek durumundayız. Burada illet meselenin nasıl uygulandığını tarihten bir örnekle göstermek istiyorum.

“Ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir; onlara ahirette azap yoktur. Kıyamet günü her bir Müslümana, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bir kişi verilecek ve ona ‘Ey Müslüman bu senin ateşten kurtuluşunun fidyesidir.’ denilecektir.” (Bkz. İbn Hanbel, Müsned, IV, 408; Ebû Dâvûd, Fiten, 7; İbn Mâce, Zühd, 34)

Hadîsin metni bu haliyle oldukça problemlidir. Bir anlamda müsellem ilkelere, icmâ’a aykırıdır. Bu konuda pek çok âlim te’vîl yoluna girmiştir, fakat problemi izale edecek sadra şifa bir şey ortaya konulamamıştır. İşte bu noktada Buhârî’nin tutumu dikkate alınmaya değerdir. Buhârî’nin değerlendirmesi şöyledir: “Hz. Peygamber’den şefâatle ilgili nakledilen haberler ve bir topluluğun azap gördükten sonra cehennemden çıkacağına dair hadîsler daha çoktur ve daha açıktır.” (et-Târîhu’l-kebîr, I, 39) Görüldüğü gibi Buhârî, hadîste bir illet tespit etmiştir. Bu illet, icmâa muhalefettir. Buhârî, manası bilinmedik, icmâa aykırı hadîsi bırakmış, manası tanıdık, bilindik, açık ve net olan hadîsleri tercih etmiştir. Bu ise tam bir metin tenkididir. Bunun gibi bir rivayet Hz. Peygamber döneminde bilinmeyen, tanınmayan, henüz ortaya çıkmamış bir şehirden, bir fırkadan bahsediyorsa bu tastamam metin tenkidinin konusudur. Kaderiye, Mürcie ve Haricilerle ilgili hadisler bunun örneğidir. Şunu da belirtelim ki, metin tenkidi yapmak illa da o hadislere uydurma demek değildir. Uydurma hadis tespiti yapmakla birlikte şayet rivayet teknik olarak uydurma değilse illet tespiti yapmak da metin tenkidi kapsamında değerlendirilmelidir.

Günümüzde ise metin tenkidi adı altında pespaye tenkitler yapılıyor. Tek bir örnek vermek istiyorum. Vatandaşın biri “Dehre sövmeyiniz, zira Allah dehrdir.” (Müslim, Elfâz mine’l-edeb, 5) hadisini tenkit ediyor. Neden? Çünkü hadis, Allah’a dehr, yani zaman demiş oluyor. Bu açık küfürdür. İşte böyle metin tenkidi… Bunu biraz açıklayalım. Sahih-i Buharî’de geçen bir hadis de aynı noktaya işaret eder: “Vay şu dehrin mahrumiyet ve hüsranına’ demeyiniz. Çünkü Allah dehirdir.” (Buharî, Edeb, 101; İbn Hanbel, Müsned, II, 259)  Aynı konuda Buharî’nin rivayet ettiği bir başka hadis de şu mealdedir: “Allah Teâla buyuruyor ki: “Âdemoğlu dehre söverek bana eziyet verir. Hâlbuki ben dehrim. Her şey Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buharî, Tefsir, 45) Yine bir kutsi hadiste: “Allah buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söver, Halbuki ben dehrim. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buharî, Edeb, 101)

Konuyla ilgili bütün hadislerde “dehr” kavramı geçiyor.  “Dehr” zaman manasına geldiği gibi, gece ile gündüzün art arda gelmesine de denir.  Nevevî’nin belirttiğine göre ulema bu hadislerin mecaz ifade ettiği kanaatindedir. Şöyle ki; Araplar ölüm, malın telef olması vb. başa gelen musibetlerden dolay “Vay şu dehrin hüsranına!” derlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Dehre sövmeyiniz…” buyurmuştur. Yani başa gelen olayların failine sövmeyiniz. Siz faile söverseniz Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü fail odur.[1] İslam öncesi Cahiliye döneminde Arapların dehre sövmesini ve bu hadisin de bu kötü alışkanlık üzerine söylendiğini açıklayan Bedrüddin Aynî şöyle der: “İslam öncesi Cahiliye Dönemi Araplarının bir kısmı gece ve gündüzün dönmesinden ibaret olan dehre söverlerdi. Çünkü bu insanlar Allah’a inanmaz ve bütün olayları zamana verirlerdi. Yani olayların meydana geldiği gece ve gündüze yüklerlerdi, her şeyin de zamanın emriyle olduğuna inanırlardı. Bunlara Dehriler denirdi. İşte Hz. Peygamber’in (sav) bu hadisteki maksadı, sizden biriniz zamana sövmesin, çünkü zaman gerçek fâil değildir, yapan Allah’tır. Bu musibetleri başınıza getirdiğine inandığınız zaman sövdüğünüzde, Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü musibetleri başınıza getiren zaman değil, Allah’tır. Cenab-ı Hakkın ‘Ben zamanım’ demesi ise, ‘Ben zamanın sahibiyim’ anlamındadır.” Mesele budur.

 

3) Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulü ve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim var. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Bir kere ilim kapısı kapatılamaz. Elbette her türlü ilmî gayret takdire şayandır. Usûl konularında dahi içtihat edilmesi mümkündür. Ancak bu ne kadar gereklidir? Bunu tartışmak gerekir. Bir şeyin imkânı, illa da onu yapmayı gerekli kılmaz. Yani bir şey teoride mümkün olabilir, ama pratikte işlevsiz olabilir. Dolayısıyla ona gerek duyulmayabilir. Kanaatime göre yeni bir usul gerekli değildir. İki açıdan. Birincisi hadis ilminin tabiatı buna müsait değildir. Hadis ilmi, geleneksel-tarihsel bir ilimdir. Usûl inşası için verilere ihtiyacımız vardır. Bu verilerin de hepsi tarihtedir. Bugün ancak bu verilerin kontrolünü yapabilir, tutarlılığını test edebiliriz. Mesela râvileri yeniden tanıyacak, tanıtacak halimiz yoktur. İkinci olarak yeni bir usûl ifadesi beylik bir ifadedir. Belki usûl içerisinde bir yenilik yapmak mümkün, ancak usûlün kendini yenilemek mümkün değildir. Gereksizdir ve enerjiyi boşa harcamaktır. Ha, tabi birileri bunu kabul etmiyorum der, usûlü çöpe atar. Bu şekilde imkân var elbette. Ama bu ilmî bir yaklaşım olamaz. Hadis usûlü masa başında yazılmamıştır. Hadis usûlü, sahada yazılmıştır. Pratikte yoğrularak ortaya çıkmıştır. Binlerce râvi, on binlerce rivayet göz önünde bulundurularak oluşmuştur. İlk nesilden bu yana titiz bir gözlem ve araştırmayla şekillenmiştir. Şimdi elimizde böyle bir hadis usûlü var. Bunun yerine neyi koyacağız ki?! Hatta niye koyacağız ki?! Koyduğumuzu varsayalım. Ne kadar tutar ki?! Ne kadar isabetli olur ki?! Mirasyedi gibi oluruz. Mecburen tarihte ortaya çıkmış verileri dikkate alacağız, onlara dayanacağız, hazıra konacağız, ama bir taraftan da yeni bir usûlden bahsedeceğiz. Bana gerçekçi gelmiyor. Bir kere bugün sil baştan bir usul yazma düşüncesi, masa başı düşüncesidir. Zaten ancak masa başında yazılabilecek bir şeydir. Masa başında yazılacak bir usûl, ihtiyacımızı ne kadar karşılayabilir ki?! Onun için diyorum ki, bizim yeni bir usûle ihtiyacımız yoktur, ama var olan usûlü işletmeye ihtiyacımız vardır. Kadim usûlümüzde kendimizi sürekli yenileyecek imkânlar vardır. Bütün mesele o imkânların farkında olabilmek ve onları fonksiyonel hale getirmektir. Mesela, hadis usûlünün en temel konusu olan sahih hadisin ne olduğunu ele alalım. Ve soralım: Sahih hadisi yeniden tarif etmeye gerek var mıdır? Tanımın yeterli olup olmadığını anlamak için ihtiyaçları karşılayıp karşılamadığına bakılmalıdır. Sahih hadisin tanımından beklenen nedir? Bir hadisin Hz. Peygamber’e ait olup olmadığını tespit etmek… Hadis, senet ve metinden oluştuğuna göre bunun tespiti yapılırken hem senet hem de metin tenkidine gerekli ve yeterli oranda yer verilmesi icap etmektedir. O halde mevcut sahih hadis tanımı senet ve metin tenkidine gerekli ve yeterli oranda yer vermekte midir? Tanımdan yola çıkarak bir hadisin sahih kabul edilmesinde beş temel ilkenin esas olduğunu söyleyebiliriz:

  1. Râvileri âdil olmalı,
  2. Râvileri zabt sahibi olmalı,
  3. Senette kopukluk olmamalı,
  4. Hadis şâzz olmamalı
  5. Hadis illet taşımamalıdır.

İlk iki ilke râvilerle, üçüncüsü senetle, dört ve beşincisi hem senet hem de metinle ilgilidir. Buna göre râvi ve senet tenkidi ağırlıkta gibi görünmektedir. Doğrudur ve bu işin doğasında vardır. Bir sözün sahibine ait olup olmadığını tespit etmenin başta gelen yolu söyleyenini, yani râvisini tanımaktır. Dolayısıyla bu bir kusur değil, usûldür. Bununla birlikte yine de tanımın râvi ve senetle sınırlı tutulduğunu söylemek zordur.

Şâzz, sikanın daha sikaya muhalefeti olarak tanımlanır. Bu muhalefetin senetle ilgili olabileceği gibi metinle de alâkalıdır. Bununla birlikte şâzzda râvinin teferrüd etmesi de önemli olarak görülmelidir. Bazen râvinin teferrüd etmesi tenkit konusu olabilmektedir. Rivâyette tek kalma bir hata olarak değerlendirilmektedir. Onun için bazıları şâzzı, râvinin rivâyetinde tek kalması olarak tarif etmiştir. İllete gelince hadis usûlünün en hassas konusu olup metin tenkidiyle doğrudan ilintilidir. Zira illet, güvenilir râvilerin hadîslerinde vuku bulmaktadır. Buna göre illetli hadis görünüşte sahihtir. Ancak derin bir araştırma sonucu râvinin hatası tespit edilebildiğinden, hadîs muallel yani zayıf konumuna düşmektedir. İllet de şâzzda olduğu gibi senette ve metinde vuku bulmaktadır. Ayrıntıya girmeden metinle ilgili olabilecek illetlere örnek vermek gerekirse sika bir râvinin Kur’ân’a, sahîh sünnete, tarihe, akla aykırı rivâyetleri hadisin muallel olmasına sebep olacak ve bu tür hadislerle amel edilmeyecektir. Görüldüğü gibi bütün bunlar metin tenkidi için birer kriterdir. O halde genel olarak söylersek bir hadisin sahih kabul edilmesinde -râvilerin âdil ve zabıt olmalarının yanında- muhalefet ve teferrüd de önemli rol oynamaktadır. Peki, muhalefet ve teferrüd nasıl oluşmaktadır? Kısaca temas etmekte fayda vardır:

Muhalefet;

  1. Kur’ân’a,
  2. Sahîh sünnete,
  3. İcmâ’a,
  4. Tarihe,
  5. Akla,
  6. Daha üstün bir râviye muhalefet etmekle oluşur. Bütün bunlar illettir, diğer bir ifadeyle muhalefet ile ta’lîldir.

Teferrüd ise üç türlüdür:

  1. a. Aslı olmayan bir metinle teferrüd (mutlak teferrüd). Ulemâ reddine ittifak etmiştir.
  2. b. Herhangi bir meşhûr hadis imamından nakletmekle teferrüd (mukayyed teferrüd). Yani meşhûr bir hadis imamından nakleden hafız ve mutkin râviler vardır. Yine ondan nakleden bazı râviler de vardır ki, bu hafız ve mutkin olanların nakletmedikleri şeyleri rivâyet etmektedir. Ulema bu tür râvileri taz’îf etmiştir.
  3. c. İçerikle ilgili teferrüd. Yani râvi önemli dinî ve şer’î bir durumla ilgili tafsîl içeren bir metni nakletmekle tek kalmaktadır. Şu’be’nin ifadesiyle “Resûlullah’tan nakledilen ama hiç kimsenin iştirak etmediği bir hüküm!” Hadîs âlimleri arasında ihtilâf edilen teferrüd budur. Bazıları bu tür teferrüdle amel etmezken bazıları da muhalefet olmadığı için bunu kabul etmiştir.

Buna göre sorulması gereken soru şu olmalıdır: Geleneksel tanım hangi ihtiyacımızı karşılamıyor ki yeni bir tanıma teşebbüs edelim? Burada ilk söylenebilecek şey geleneksel tanımın metin tenkidini ihtiva etmediği veya yeterince içermediğidir. Oysa yukarıdaki izahlara bakıldığında sahih hadisin tanımı içinde metin tenkidi mündemiçtir. Onu görünür kılmak bizim meselemiz olmalıdır. Dolayısıyla sahih hadisin yeni bir tanımını yapmaktansa mevcut ilkeleri işletmek daha mantıklı bir yoldur. O zaman sorun tanımda değil, pratiktedir.

İlginizi Çekebilir !

Hadislerin Kuran’a Arzıyla Alakalı Rivayetler Bağlamında Rivayetlerin Kuran’a Arzı Meselesi ve Hanefilerin Metodolojisi – Rüstem Mehdi

| Bir çok hadîs ehline hakim, geleneksel rivayet ehli katında yaygın olan kabûl ve red …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir