20 Ekim 2018 Cumartesi
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Hadislerin Kuran’a Arzıyla Alakalı Rivayetler Bağlamında Rivayetlerin Kuran’a Arzı Meselesi ve Hanefilerin Metodolojisi – Rüstem Mehdi

Hadislerin Kuran’a Arzıyla Alakalı Rivayetler Bağlamında Rivayetlerin Kuran’a Arzı Meselesi ve Hanefilerin Metodolojisi – Rüstem Mehdi

|
Bir çok hadîs ehline hakim, geleneksel rivayet ehli katında yaygın olan kabûl ve red kriterlerinden farklı olarak, Hanefîler’e göre hadisde olan inkıta sadece isnada yönelik değil, hem de metne yöneliktir.Hanefiler katında batınî ve manevi kopukluk manasına gelen “el-İnkıtau’l-Bâtın” veya “el-İnkıtau’l-Ma’nevi” diye bilinen bu kopukluk nevi bir tek Hanefîler’e has olmayıp pek çok mühaddisler tarafından kabûl görmüş bir şey olsa da genelde -itikadi veya fıkhî olsun farketmez Hanefî kitaplarında daha çok kullanışa döküldüğü görülmektedir ki ister Ebû Hanîfe’ye, isterse de Hanefîler’e yönelik “hadîs inkarı” ithamının arka planında da Hanefîler’in bu kuralı pratik olarak daha çok kullanması yatıyor.

Zahiri inkıta(kopukluk) olan mürsel rivayette[1] olduğu gibi iki neviden biri, kendiliğinden dört kısma bölünen batini ve manevi kopukluğun ilk kısmı, rivayetin Kur’ân-ı Kerîm’e muhalif olmasıdır ki bu da rivayetin Kur’âna arzı kaidesinin tabanıdır.Bu kaide, yoğun kullandıkları için kimi zaman Hanefîler’in kimi zaman da mezhebinden aslı olmayarak Mütekellimlerin(kelamcıların) ortaya koyduğu kaide olarak takdim edilmişse de, hem Efendimiz(sav)’den hem de sahabe döneminden gelen bazı rivayetler bunun böyle olmadığını gösteriyor.

Aslında bu kaidenin meşruiyetini ispatlamak için rivayetlere ihtiyaç yoktur. Çünkü ilahi koruma garantisi olan Kur’ân bir asıl, özellikle her biri böyle bir korunma garantisi almayan ve Kur’ân’dan başka diğer delillerin aslı olan hadisler ise Kur’âna nisbetle bir ferdir.Dolayısıyla her biri ilahi garantiyle korunmayan hadislerin, her ayeti ilahi garantiyle korunan Kur’ân­a arzedilmesi gayet tabii ve gerekli bir şeydir.

Fakat meseleyi rivayetle desteklemek babında bu kaideye dâir bazı rivayetleri zikretmekte fayda vardır.

Hadîslerin Kur’âna Arzı İle İlgili Rivayetler.

Bu konuda sabit olan rivayetler hem Efendimiz’e(sav), hem de ashabına dayanmaktadır.Ben burada biri Efendimiz’den(sav), ikisi de sahabeden olan üç rivayetle yetinmek istiyorum.

Ehl-i Rey imamlarından Ebû Yûsuf, İbn Ebî Kerîme’den o da Ebû Ca’fer Muhammed el-Bâkır’dan şöyle dediğini rivayet ediyor: Peygamber(sav) Yahudiler’i çağırarak onlardan bazı şeyler sordu. Onlar da onunla konuştular ve İsa(as) adına yalan söylediler.Peygamber  minbere çıkarak insanlara hutbe verdi ve şöyle buyurdu:

“Benim adımdan hadisler artacaktır. Size benim adımdan bir hadîs gelir ve Kur’ân’a uyarsa o bendendir. Benim adımdan gelir de Kurana uymazsa o benden değildir”.[2]

Bu hadisin isnadı sahihdir. Şöyle ki, Ebû Yûsuf meşhur imamdır ve sikadır. İbn Ebî Kerîme’ye gelince, müceddid imam Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin Ebû’l-Vefâ el-Afgânî’ye yazdığı gibi kastedilen Ebû Abdu’r-Rahmân Halid b. Meysera’dır. Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud ve ed-Devrinin rivayetinde İbn Maîn onu sika saymışlar.[3] Ebû Ca’fer ise meşhur imam Muhammed el-Bâkır’dır. Sikadır.

Böylece hadisin isnadındaki ravilerin makbul ve sika kişiler olduğu anlaşıldı.

Hadisin mürsel olmasına gelince, mürsel hadîs başta Ebû Hanîfe olmakla Hanefîler, imam Mâlik, Sufyân es-Sevrî, Evzâî, Taberî, Ebû Davud ve bir rivayette Ahmed b. Hanbel katında hüccettir.[4]Hatta Hanefîler’den İsa b. Ebân, “Bana göre mürsel, müsnedden daha güçlüdür” der.[5] Mürselin müsnedden üstün olması hem de Mâlikîler’den bir grupun görüşüdür.[6]

Velhasıl Tâbiîn neslinden olan sika bir imam Muhammed el-Bâkır’ın mürseli olan bu rivayet sahih ve makbul bir rivayettir.

Sahabeden hadîsin Kur’ân’a arzı meselesine misal olarak Müslim’in es-Sahîh’inde geçen Fatıma binti Kays’ın rivayetine yönelik Ömer(ra)’in tutumunu gösterebiliriz.Onun, Fatıma binti Kaysın, Efendimiz’den rivayet ettiği “Tam talakla boşanan bir kadına iddeti bitinceye kadar nafaka ve barınak düşmeyeceği” konulu hadisi inkar etmesi bu nevi metin kritiğinin Sahabe dönemindeki haline ışık tutmaktadır.Ehl-i Rey imamlarından Ebû Ca’fer et-Tahâvî bu konuda isnadıyla şöyle rivayet ediyor:

“…Ebû İshâk şöyle diyor: “Ben büyük mescidde el-Eved b. Yezid’in yanındaydım. Eş-Şa’bi de bizimleydi.Üç talakla boşanan hakkında konu açıldı ve eş-Şa’bi şöyle dedi: Bana Fatıma binti Kays rivayet ederek dedi ki: Allâh Resulü ona “Sana ne nafaka, ne de barınak düşmüyor”.

Bunu duyan el-Esved ona küçük taşlar atmaya başladı ve şöyle dedi: Veyl olsun sana! Bunu nasıl rivayet edersin? Onun bu sözü Ömer’e aktarılmış o da şöyle demiştir: Bizler Rabbimiz’in kitabını ve peygamberimizin sünnetini iyi hıfz etmesi veya unutması belli olmayan bir kadının sözüne göre terk edecek değiliz! Allâh şöyle buyurmuşdur: “Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da evlerinden çıkmasınlar!”.[7]

Bu rivayette Ömer(ra)’in hadisini terk ettiği kişi, sahabeden olan Fatıma binti Kays’dır.Yani hadisin isnadı sahihdir.Zira onu bir hanım Sahabi bilavasıta Efendimiz’den rivayet ediyor ki daha sonra Müslim de o rivayeti kendi “es-Sahih”ine alacaktır.[8] Fakat Ömer, bu rivayetin Kur’anda geçen hükme muhalif olmasını esas alarak, o kadının unutabileceğine ihtimal veriyor.Çünkü Efendimiz’in, Kur’ânda geçen bir hükme muhalif bir hüküm vermesi düşünülemez.İşte Hanefîler de belli vecihlerle Kur’âna muhalif olan haberlerin ravileri sika, isnadı sahih olsa dâhi yanlışa düşmeleri ve unutabilmeleri nedeniyle onların rivayetlerini kabûl etmemişlerdir.

Ayrıca Tahâvî’nin bu rivayetinde dikkat çeken diğer nokta Ömer’in yaptığı bu metin kritiğinin Tâbiîn döneminde devam ettirilmesidir. Zira Ömer’in bu amelini delil alarak sonradan Müslim’in de “es-Sahih”ine alacağı bir hadisi inkar eden el-Esved, Tâbiîn neslinin büyüklerinden olup Kufe fıkhî ekolünün önemli isimlerindendir. Ebû Hanîfe’nin, İbn Mes’ûd’a kadar giden ilmi zincirde Alkame b. Kays ile Birge el-Esvedin de olması, Hanefîler’in sıkca kullandığı Kur’ân’a arz usulünün tabaka tabaka Sahabi ve Tâbiîn neslinin fakihlerinden miras almalarına delil olduğu gibi, aynı zamanda sonradan Hanefî mezhebi olarak varlığını südürecek Kufe fıkhî medresesinin de sıkça istifade ettiği bir kaide olduğunu gösteriyor.

Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: “Ömer’in bu inkarı hadisi Kur’âna arz etmesinden kaynaklanmıyor.Çünkü o, “Rabbimizin kitabını ve peygamberimizin sünnetini” dedi.Bu da onu gösteriyor ki Ömer diğer bir hadisle amel etmiştir”.

Bu itiraz ilmi bir itiraz değildir ve oldukça zayıf bir yaklaşımdır.Şöyle ki:

– Ömerin o sözü başka hadisle amel etmesine delil olursa sözünün başı da ayetle amel ettiğine delildir.

– Ömerin başka bir hadîsle de amel etmesi hadisi Kur’âna arzetmediğine değil bilakis hem Kur’âna hem de hadise arzetmesine delildir.Zira İmam et-Tahâvî’nin bu sözü bu konuda gayet açıktır:

“Yüce Allâh riceti olmayan talakla boşanmış kadınla, riceti olan talakla boşanmış kadın arasında bir fark koymadı.Bu yüzden Fatıma binti Kays gelip de Peygamber(sav)’den ona “Barınak ve nafaka rici talakla boşanan içindir” buyurduğunu rivayet ettiği zaman Allâh’ın kitabında açıkça geçen ayete muhalif bir şey söylemiş oldu.Çünkü yüce Allâh, riceti olmayan boşanmışa da barınak emrediyor.Ayrıca Allâh Rasulü(sav)’nün sünnetine de muhalif olmuş oldu.Çünkü Ömer(ra) Allâh Rasulü’nden(sav) onun rivayetinin aksini rivayet etmiştir.Böylece Ömer’in ona muhalif davranma nedeni doğru, onun (Fatıma binti Kays’ın) hadisi ise batıl oluyor.Bu söylediğimiz ve beyan ettiğimiz şeyler nedeniyle onun hadisiyle amel etmek aslen vacip olmuyor”.[9]

– Ömer’in sonunda Kur’ân’la istidlâl etmesi onun, Fatıma binti Kays’ın hadisini Kur’ân’a arzettiğini gösteriyor.

Burada imam Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin Ömer’in sözünden çıkardığı manayı da zikretmek istiyorum.Bilinmesi gerekir ki el- Mâturîdî’nin ve ona tabi olan Semarkand alimlerinin bu yöndeki görüşü Hanefî mezhebinde kabûl gören kaideyle bağdaşmıyor.Şöyle ki; İmam Ebû Mansûr el- Mâturîdî, Ömer’in bu sözünün sünnetin Kur’ân’ı neshedebileceğine delil olduğunu söylüyor. Şayet eğer böyle olmasaydı Ömer “Unutup unutmadığını bilmediğimiz bir kadın” ifadesini kullanmazdı.Onun bu ifadeyi kullanması, terk sebebinin sırf unutma ihtimali  olduğunu gösteriyor.[10]

Diyorum ki, Ömer’in bu ifadesinden İmam el- Mâturîdî’nin söylediği mana çıkmıyor.Zira Ömer, bu sözüyle Kur’ân’a muhalif gelen sünnetlerin terki nedenini açıklıyor.Yani şöyle diyor: “Biz bu rivayeti nakleden kadının rivayetini terkederken onu yalanla suçlamıyoruz.Sadece unutabileceğini söylüyoruz.Sünnetin Kur’âna muhalif olmayacağını bildiğimiz için unutabileceğine ihtimal verdiğimiz bir kadının sözünü esas alarak bu kaideye muhalif davranamayız”.

Diğer bir örnek olarak ise Aişe validemizin(r.anha) Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadîse yönelik tutumunu gösterebiliriz.Hakim’in “el-Müstedrek”te rivayet ettiğine göre Ebû Hureyre’nin Efendimiz’den “Zinadan doğan çocuk üç kişi (annesi, babası ve kendisi) arasında en şerlisidir” ve “Ölü birisi dirinin ona ağlaması nedeniyle azap görüyor” hükmünü içine alan bir hadîs rivayet ediyor. Bunu duyan Aişe(ra) şöyle diyor:

“Allâh Ebû Hureyre’ye rahmet etsin. Kötü şekilde duydu ve isabeti de kötü oldu… “Zinadan doğan çocuk üç kişi arasında en şerlisidir” sözüne gelince hadîs bu konuda değildi.Şöyle ki munafıklardan birisi Allâh Rasulü’ne(sav) sözle eziyet ediyordu.Allâh Rasulü “Söyleyin, şimdi bunları cezalandırmayayım da ne yapayım?” demiş.Sahabeden birisi de “Ey Allahın Rasulü, o kişi bu haliyle bir de veled-i zinadır” dedi.Allâh Rasulü –sallAllâhu aleyhi ve sellem- de “Veled-i zina o üçünün en şerlisidir” buyurdu.Allâh(cc) şöyle buyuruyor: “Hiç kimse bir başkasının suçunun vebalini taşımaz”.[11]

“Ölü birisi diri olan ailesinin ona ağlaması sebebiyle acı çekiyor” sözüne gelince hadîs böyle değildi.Rasulullah(sav) Yahudiler’den ölmüş bir adamın evinin yanından geçiyordu.Bu zamanda ailesinin onun için ağladığını duydu ve şöyle buyurdu: “Onlar onun için ağlıyorlar.O ise kesinlikle azap görüyor”.Yüce Allâh şöyle buyuruyor: “Allâh  hiçbir kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez”.[12] [13]

Bu hadîs açıkça gösteriyor ki Aişe validemiz Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği bu hadîslerin Kur’ân’a muhalif olması nedeniyle zahirlerini inkar etmiştir.

Burada şöyle bir itiraz edilebilir: Aişe’nin (ra) itirazı hadisin Kur’ân’a muhalif olmasına değil Ebû Hureyre’nin o hadisi yarım şekilde rivayet etmesine dayanıyordu.Zira Aişe’nin(ra) “Ebû Hureyre kötü duydu ve isabeti de kötü oldu” demesi ve hadisleri olduğu gibi nakletmesi de buna delildir.

Buna cevabımız şu şekildedir: Evet Aişe(ra) hadislerin yarım haliyle rivayet edilmesine itiraz etti.Fakat hadislerin tam halini rivayet ettikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’den ayetler zikretmekle, “Hadislerin tam şekli şudur, yoksa Efendimiz Kur’ân’a muhalif bir şey söylemez” demek istemiş ve bu tutumuyla “Hadislerin Kur’ân’a arzı” formulünü bizlere sunmuşdur.

Sahabeden gelen bu iki rivayet, hadîslerin Kur’ân’a arzı konusunda onların, “Muhalefet nedeniyle hadisin tamamını terk etmek” ve “Belli vecihte muhalefet nedeniyle belli vecihte hadisle ameli terk etmek” olarak iki şekilde davrandıklarını gösteriyor.Aşağıdaki örneklerden Hanefîler’in de aynen bu iki yönde hareket ettiklerine şahit olacaksınız.

Hadislerin Kur’ân’a arzı kaidesinin tatbikine dair Hanefî fıkhından örnekler

Hadîslerin Kuran’a arzı konusunda Hanefîler’in hangi prensiple hareket ettiğini söylemeden önce Hanefî fıkhında geçen bazı örnekleri zikretmek istiyorum. Böylece bu örnekler bizlere, Hanefîler’in hangi kaideyi esasl aldıklarını anlamamıza yardımcı olacaktır.

Birinci örnek: Abdestsiz tavaf meselesi.

Hanefîler’e göre Kâbe’yi tavafın geçerli olması için taharet şart değildir.Onlar bu konuda Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği “Hacıların yaptığını yap, fakat gusül alıncaya kadar Kabeyi tavaf etme”[14] hadîsiyle amel etmezler.İmam Şemsu’l-Eimme es-Serahsî bu konuda şöyle diyor:

“Muhdisin tavaf etmesi bize (Hanefîler’e) göre geçerlidir.Fakat efdal olan yeniden (abdestli şekilde) yapmasıdır.Eğer yapmazsa kurban kesmesi gerekir…”

Bizim bu konuda delilimiz nasda sadece tavaf edilmesi emrinin geçmesidir. Şöyle ki yüce Allâh “Tavaf etsinler”[15] buyurmaktadır.Tavaf Kabe’nin etrafında dönmektir ve bu muhdisin de tahirin de yapabileceği bir şeydir.Burada tahareti şart koşmak nassa ziyade eklemektir ki bu da haber-i vahid ve kıyasla yapılmaz”.[16]

Serahsi’nin “Burada tahareti şart koşmak nassa ziyade eklemektir” sözü bizler için illet açısından oldukça önemlidir ki yazının sonunda buna değineceğim inşallah.

İkinci Örnek: Zina haddi ile sürgün cezasının cem edilmesi.

Hanefîler’e göre zina haddi olan kırbaçlamayla sürgün cezası cem edilmez. Çünkü yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de zinanın cezasını  “Zina eden kadın ve zina eden kişinin her birine yüz kırbaç vurun”[17] ayetiyle beyan etmiştir.Bununla birlikte malumdur ki hükmün cezası kafi miktarda zikredilmelidir.Yani bir ceza kafi olmayacak miktarda yarım haliyle zikredilmez.

Bu sebeple Hanefîler Müslim’in “es-Sahih”inde geçen “Önceden evlenmemiş (bikr) birisi ile önceden evlenmemiş birisi zina ederse cezaları yüz kırbaç ve bir senelik sürgündür”[18] hadisiyle amel etmezler.Hanefîler bu hadisdeki “bir senelik sürgün” ifadesini Kur’ânın “Zina eden kadın ve zina eden kişinin her birine yüz kırbaç vurun” hükmüne ziyade olduğunu söyler ve onu zina haddinin bir parçası olarak görmezler.

Fakat bu ziyadeyi imamın ictihadına havale ederler. Şöyle ki İmam hadd cezasını uyguladıktan sonra ilaveten sürgün edilmesini uygun görürse sürgün edebilir.Fakat bu sürgün zina haddinin aslından sayılmaz.

Bu konuda imam Ebû Bekir el-Kâsânî şöyle diyor:

“Kırbaçla sürgün cezası cem edilir mi?Bu konuda ihtilaf var.Ashabımız (Ebû Hanîfe ve arkadaşları) diyorlar ki cem edilmez.İmamın cem etmede maslahat olduğunu düşünmesi hariç.Eğer bir maslahat görürse cem eder.

Şâfi(rh) ise cem edileceğini söylemiş.Delil olarak da Peygamber(sav)’den:  “Önceden evlenmemiş (bikr) birisi ile önceden evlenmemiş birisi zina ederse cezaları yüz kırbaç ve bir senelik sürgündür” diye rivayet edilen hadîsi esas almıştır.

Bizim delilimiz yüce Allah’ın “Zina eden kadın ve zina eden kişinin her birine yüz kırbaç vurun” ayetidir.Bu ayetle iki şekilde istidlâl ederiz:

Birincisi: Yüce Allâh zina eden kadınla kişiyi kırbaçlamayı emretmiştir.Burada sürgün cezasını zikretmemiştir.Kim bu cezayı vacip ederse Allâh’ın kitabına ziyade eklemiş olur.Nassa ziyade eklemek ise onu neshetmektir.Nassın ise haber-i vahidle neshi câiz değildir…”.[19]

Burada da yine sahih bir hadisde geçen ziyade hüküm olarak terkedilmiş ve iş, kadılık yapanın içtihadına terkedilmişdir.

Üçüncü örnek: Üç talakla boşanmış hanıma nafaka ve barınak verilmesi.

Hanefîler’e göre kadına üç talakla boşansa dâhi iddeti bitinceye kadar nafaka ve barınak verilmelidir.Hanefîler bu konuda Müslim’in “es-Sahih”inde geçen Fatıma binti Kays’ın bain talakla boşanmış birisi için “Nafaka ve barınak yoktur” manalı hadisiyle[20] amel etmez ve bu hadisin “Onları gücünüz yettiği kadar oturduğunuz evlerde oturtun” ayetine muhalif olduğunu söylerler.İmam Ebû Ca’fer et-Tahâvî bu konuda şöyle diyor:

“Yüce Allâh  riceti olmayan talakla boşanmış kadınla, riceti olan talakla boşanmış kadın arasında bir fark koymadı.Bu yüzden Fatıma binti Kays gelip de Peygamber(sav)’den ona “Barınak ve nafaka rici talakla boşanan içindir” buyurduğunu rivayet ettiği zaman Allâh’ın kitabında açıkça geçen ayete muhalif bir şey söylemiş oldu.Çünkü yüce Allâh riceti olmayan boşanmışa da barınak emrediyor.Ayrıca Allâh Rasulü(sav)’nün sünnetine de muhalif olmuş oldu.Çünkü Ömer(ra) Allâh Rasulü(sav)’nden onun rivayetinin aksini rivayet etmiştir.Böylece Ömer’in ona muhalif davranma nedeni doğru onun (Fatıma binti Kays’ın) hadisi ise batıl oluyor.Bu söylediğimiz ve beyan ettiğimiz şeyler nedeniyle onun hadisiyle amel etmek aslen vacip olmuyor”.[21]

Burada Tahâvî’nin “Yüce Allâh  riceti olmayan talakla boşanmış kadınla riceti olan talakla boşanmış kadın arasında bir fark koymadı” sözünden de açıkça anlaşılıyor ki Fatıma binti Kays’ın hadisinin Kur’ân’a muhalif olması, Kur’ân ayetnin beyan ettiği hükmün kapsamını daraltmasıyladır.Zira Fatıma binti Kays’ın hadisi rici talakla boşanan kadınları ayetin hükmü altından çıkarıyor.

Dördüncü örnek: Bilerekten besmeleyi terk edenin kestiği etin hükmü.

Bir diğer örnek Buhari’nin, “Bedeviler ve benzerlerinin kestikleri babı”nda Aişe(ra)’den rivayet ettiği hadise yönelik Hanefîler’in bu kuralı devreye sokmasıdır. Söz konusu hadîste Aişe annemiz şöyle diyor: “Bir grup Peygamber(sav)’e şöyle dedi: Bazıları bize et getiriyorlar.Biz o eti keserken Allah’ın adını anıp-anmadıklarını bilmiyoruz.Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Siz Allâh’ın adını anarak yeyiniz”.Aişe(ra) dedi: Et getirenler, küfürden İslam’a yeni girmiş kişilerdi”.[22]

Hanefîler bu hadisin zahiriyle amel etmez ve onu “Kesilirken üzerine Allahın adının anılmadığı etlerden yemeyin” ayetine muhalif görürler.Zira ayet umum ifade eden bir ayettir.Umum ise kati bir şeydir.Bu nedenle kati olmadığı halde ona muhalif olan bu hadîsle tahsis söz konusu olmayacağı için amel edilmez.Bu konuda İmam Alâuddîn el-Buhari şöyle diyor:

“Hayvan boğazlarken kasıtlı olarak besmeleyi terk etmek, kesilen hayvanı bize (Hanefîler’e) göre helal etmez.Zira bu konuda yüce Allâh şöyle buyuruyor: “Kesilirken üzerine Allâh’ın ismi anılmayan şeylerden yemeyin”.[23]Buradaki mutlak nehiy tahrîmi gerektiriyor.Yüce Allâh  bu nehyi “min” harfi-cerri ile daha da tekitli kıldı.Şöyle ki nefy makamında “min” harfi mübalağa ifade ediyor.Bu da onun tüm hisselerinin haram olmasını gerektiriyor.Aynı şekilde وإنه لفسق ”…o kesinlikle fıskdır” ayetindeki “he” zamiri de kesilmiş hayvana döndüğünde, Şeriatda fısk adlanan kesilmiş hayvan haram oluyor.Nasıl ki bir ayetde yüce Allâh أو فسقا أهل لغير الله “…ve ya Allâh’tan başkasının adına kesilmiş fısk”[24] buyuruyor…”.[25]

Daha sonra Alâuddîn el-Buhari, bu ayete tahsîsin girmediğini ve bu ayetin kıyas veya haber-i vahidle tahsîs edilmeyeceğini beyan ediyor.[26]

Burada haber-i vahidle tahsîsin imkansız olmasının illetine dikkat ettiğimiz zaman tahsîsin, geneli kapsayan hükmün belli bir alana taşınması veya kapsadığı belli şeylerin(müslüman kasap gibi) hükmün altından çıkması olduğunu anlıyoruz ki bu da hükmün kısıtlanmasıdır.

Daha sonra Hanefîler bu manada hadîsin sahih olacağı takdirde unutkanlığa hamledileceğini söylüyor ve bununla da tahsîsin sabit olmadığını güçlendiriyorlar. Bu konuda Alâuddîn el-Buhari şunları diyor:

“Biz ayetin tahsîs edildiğini kabûl etmiyoruz.Çünkü unutan birisi zikri (besmeleyi) terketmiş sayılmaz.Bilakis o, (hükmen) zikretmiş (besmele çekmiş)dir.Şeriat bu halde (unutkanlık halinde) kişinin dinini (İslam’ı) zikir (besmele) yerine geçiriyor… Nasıl ki oruçta unutarak yemeyi, yememek (imsak) yerine geçiriyor.

Unutan birisinin hükmen zikrettiği (besmele çektiği) sabit olduğu için ayetin tahsîs edildiği sabit olmuyor.Böylece ayet umumu üzere kalıyor.Umum ifade ettiği için de onun kıyas veya haber-i vahidle tahsis edilmesi câiz değildir.Çünkü zanni olan(kıyas veya haber-i vahid) kat’i olana(ayete) muhalif olamaz…”.[27]

Burada da illet olarak ayetin umum ifade etmesi ve onun hükmünün haber-i vahid veya kıyasla kısıtlanamayacağı sözkonusudur.

Beşinci örnek: Namazda Fatiha okumanın hükmü.

Bir başka örnek namazda Fatiha okumanın hükmü meselesidir.Şöyle ki Hanefîler, Buhari ve Muslim’in rivayet ettiği “Fatihasız namaz yoktur”[28] hadisinin zahiriyle amel etmezler.Çünkü Hanefîler’e göre bu hadisin zahiri “(Namazda iken) Kur’ân’dan kolay gelen miktarı okuyun” [29] ayetine muhalifdir.Şemsu’l-Eimme es-Serahsî, Hâkim eş-Şehid’in “Özel olarak Fatihayı okumak bize göre rükün değildir” sözüne şerh verirken bu konuda şöyle diyor:

Şâfiî(rh) ise Fatiha’yı okumayı rükün olarak görüyor.Hatta ona göre bir kimse her hangi bir rekatta Fatiha’dan tek harfi bile terketse namazı sahih değildir. O, bu görüşüne, Peygamber(sav)’in “Fatihasız namaz yoktur” hadisini ayrıca Peygamber(sav)’in her rekatta Fatihayı okumasını (muvazabe) delil getirmişdir.

Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın “(Namazda iken) Kur’ândan kolay gelen miktarı okuyun” ayetidir.Burada özel olarak Fatiha’yı tayin etmek nass üzerine ziyade olur ki bu da bize (Hanefîler’e) göre nesihdir.Nesih ise haber-i vahidle sabit olamaz.Ayrıca kastedilen dille tazim etmektir.Bu ise Fatiha’yı ve ya başka bir sureyi okumakla değişmez.

Hasıl-i Kelam rükün yalnız kat’î bir delille sabit olur.Haber-i vahid ise ilmi değil ameli vacip ettiğinden, özellikle Fatiha’yı okumak (farz değil) vacip olur ve onu okumayı terk etmek mekruh oluyor.Rükün ise nasla sabit olur ki bu da zikrettiğimiz ayettir”.[30]

Burada da görüyoruz ki Kur’ânın nassına muhalif olması nedeniyle hadîsin zahiriyle amel edilmemişse de hadîs kökten devredışı bırakılmamış, onunla Fatiha okumanın vacip olması hükmü sabit olmuşdur.Yani Hanefîler nassa muhalif bir haber-i vahidi “nassı neshedemez” gerekçesiyle terk etseler de nassı neshetmeyecek şekilde onunla amel etmişler.

Altıncı örnek: Yemin ve şahidle hükmetmek.

Bir diğer örnek, İbn Abbas’ın “Allâh Rasulü(sav) bir şahid ve bir yeminle hükmetti” hadisi üzerindendir.Bu hadîs Müslim’in “Sahih”inde geçmekte olup ravilerinin sika, senedinin sahih olduğu bir hadisdir.[31]

Fakat Hanefîler bu hadisle amel etmez ve bu hadisle ameli terk etmelerinin sebebini şu şekilde açıklarlar:

“Bu hadîs yüce Allâh’ın “Aranızdan şahitliklerine razı olduğunuz (adil olan) iki erkeği, iki erkek olmazsa bir erkek ve iki kadını şahid tutunuz”[32] ayetiyle çelişmektedir.Zira şahit tutacak iki erkeğin bulunamayacağı takdirde Allâh bir erkek ve iki kadının şahitliğini vacip kıldı.Burada hükmün, mahkeme meclislerinde pek sık görülmeyen kişiler (kadınlar) üzerine nakledilmesi bir şahit ve yeminle hükmün kabûl edlmeyeceğine delildir.Bayanların mahkeme meclislerine gelmesi pek sık görülmez.Eğer iki kadın yerine yemin ve bir şahit yeterli olsaydı Allâh, bayanların şahit olarak getirilmesini vacip kılmazdı.Zira bayanların dışarı çıkarak erkeklerin olduğu meclise gelmeleri yasaktır”.[33]

Burada hükmün böyle ma’hud olmayan mahâle intikal etmesi, Hanefîler’e göre şahitliğin zikredilen noktada hasredilmesine delildir ve bu Müslim’in de “es-Sahih”inde rivayet ettiği hadisle amel etmemeyi zaruri kılıyor.

Hanefilerin bu yöndeki fıkhî uygulamalarının usuldeki (metodolojideki) aslı.

Zikrettiğim örneklere dikkat edersek Kur’âna arzedildikten sonra kendisiyle amelin terk edildiği hadisler iki türlüdür.Birinci, üçüncü ve altıncı örnekte geçen hadisler gibi Kur’âna arzedildikten sonra tam şekilde terkedilen hadisler, ikincisi ise diğer örneklerde zikredilen hadisler gibi Kur’âna arzedildikten sonra belli vecihten kendisiyle amel edilmeyen hadislerdir.Yani Hanefîler tıpkı yazının evvelinde verdiğim örneklerden de anlaşıldığı gibi sahabenin yaptığının aynısını yapıyor.

Ayrıca bu örneklere dikkat ettiğimiz zaman Hanefîler’in Kur’âna arzettikleri hadisleri terketmede genellikle iki arızayı gözönünde tuttuklarını açıkça görüyoruz. Bu arızalardan birincisi Kur’ân-ı Kerîm’in nassına birşeylerin eklenmesi, diğeri ise Kur’ân ayetinin kapsadığı hükmün çerçevesini daraltmaktır.Bu iki arızanın hadisle amele engel olacağı yönünde Hanefî usûl kitaplarından birkaç pasaj zikretmek, fer’i aslına döndürmek açısından yararlı olacak:

Şemsu’l-Eimme es-Serahsî şöyle diyor:

“Bizim lehimize delil sabittir ki nassa ziyade eklemek nesihdir.Bu ise neshin sabit olacağı delilden başkasıyla sabit olmaz.Haber-i vahidle de nesih sabit olmaz”.[34]

Böylece Hanefîler’e göre nassa edilen ziyadeler nesih addedildiğinden kabûl değildir.İşte Hanefîler’in “Kur’ânın nassına ziyade” illeti olarak göz önünde tuttukları şey budur.

Ebû’l-Usr el-Pezdevi şöyle diyor:

“Alimlerimizin çoğu tahsisi sabit olmayan âmmın haber-i vahid ve kıyasla tahsîs edilme ihtimalinin olmadığını söylemişler.(Mezhep içinde) meşhur olan da budur”.[35]Bu görüşü aynı şekilde imam es-Serahsî de zikretmektedir.[36]

Pezdevi şarihlerinden Alâuddîn el-Buhari şöyle diyor:

“Kur’an ve mütevatir sünnetten tahsîsi sabit olmayan âmmı haber-i vahid ve kıyasla tahsîs etmek câiz değildir.Çünkü haber-i vahidle kıyas zannidirler.Kat’i bir şeyin de onlarla tahsîsi câiz değildir.Nitekim tahsîs bir zıdd oluştur.Zanni bir şey ise kat’i olana zıt olamaz.Bu görüş alimlerimizin mezhebinden meşhur olanıdır.Bu görüş Ebû Bekir el-Cessâs ve İsa b. Ebân’dan gelmiştir ve Ebû Hanîfe’nin ashabının çoğunun görüşü de budur…”.[37]

Burada haber-i vahidin umuma muhalif olamayacağı illeti tahsîsin geçersizliğidir.Şöyle ki tahsîs umumun ifade ettiği hükmü kısıtlamaktır.Zanni olan haber-i vahidin ise kat’i olan Kur’ân ayetleri üzerinde böyle bir şey yapması imkansızdır.Bilakis kat’i olan umum hükümleri haber-i vahidi neshedebilir.Pezdevi bu konuda şöyle diyor:

“Bize (Hanefîler’e) göre umumun hükmü kapsadığı şeyleri kat’en ve yakinen kapsıyor.Tıpkı hâs da olduğu gibi.Bu meselede mezhebin bu yönde olmasının delili Ebû Hanîfe’den naklettiğimiz şu sözüdür: Hâs, âmmın üzerinde söz sahibi değildir. Bilakis hâssın onunla neshedilmesi mümkündür.Bunun örneği “Urne kabilesinden olanlar” hadisidir.Bu hadisin “eti yenen hayvanların sidiği” yönünde ifade ettiği hükmü, Peygamberin(sav) “Sidikten uzak durmaya dikkat edin” hadisiyle neshedilmişdir…”.[38]

Pezdevi daha sonra genel bir kural olarak şöyle toparlıyor:

“Kur’ân yakin bir biçimde sabittir.Onda olan hükümler şüpheli bir şeyle terkedilmez.Bunda hâs, âmm, nass ve zahir aynıdır.Şöyle ki Kur’ânın umumu bize göre haber-i vahidle tahsis edilmez.Şâfiî(rh) bu konuda bize muhaliftir.

Yine bize (Hanefîler’e) göre Kur’âna haber-i vahidle birşeyler eklenmez.Kur’ân’ın zahir hükmü haber-i vahid sebebiyle terkedilmez.O haber nass olsa dâhi onunla neshedilmez.Çünki metnin kendisi asıl manası ise fer’dir.Kur’ânın metni şüphesiz bir yolla sabit olduğu için Sünnet’in metninden üstündür.Bununla da (hadisin ifade ettiği) manaya bakmadan önce bununla (Kur’ân’ın kat’i yolla sabit olmasıyla) tercih yapılır”.[39]

Burada usûl kitaplarından misalleri çoğalmak mümkün ve gayet kolaydır. Fakat azın çoğa delaleti babından bu kadarıyla iktifa ediyorum.

Son olarak, belirteyim ki günümüzde “Prof. Dr.” etiketli modernist cühelanın yaptığı gibi bu kaidenin istismarı büyük bir vebaldır ve bunu yapanların amellerinin Hanefîler’in bu uygulamasıyla hiçbir alakaları yoktur. Birkaç sebepden:

  1. Hanefîler zahiren Kur’âna muhalif olduğu gözüken hadisleri terketmeden önce cem uygulaması yapılabilir mi yapılamaz mı diye bir incelemede bulunuyor. Zira yukarıdaki örneklerden de göründüğü gibi, bir hadisi belli bir açıdan muhalif görseler de mümkün olduğu sürece onunla diğer açıdan ameli terketmiyorlar.
  2. Hanefîler hadisi genel olarak mahkum bir şey görmüyor.Bunu haber-i vahidin mütevatir veya meşhur habere arzı kaidesinde açıkça görüyoruz.Yani Hanefîler’in esas aldığı kendisine arzedilen şeyin kuvvetidir.Onlara göre hadisler de kendisine arzedilen bir asıl konumundadır.
  3. Hanefiler günümüzün modernist cahilleri gibi ümmetin otoriter tabaka anlayışını gözardı etmiyorlar. Bu yüzden sahabenin ameli ve ümumul-belva da onlara göre haber-i vahidin kendine arzediliceği bir asıldır.

Yani Hanefiler batıni inkıta dedikleri bir tek Kur’ânı asıl olarak değil onunla birde mütevatir ve meşhur hadisi, sahabe amelini ve ümumul-bevayı da asıl alırlar ki bu da onların ümmetteki otoriter algı ve anlayışı tanıdıklarını gösteriyor.Günümüz cahil modernistleri ise kendi hevâları ve uydukları dalalet fırkaları dışında bir otoriteyi kabûl etmiyorlar.

İlginizi Çekebilir !

Tahkikat Prof. Dr. Yavuz Köktaş

| Soru 1) Bir hadisin muteber bir kitapta yer alması, o hadisi tek başına güvenilir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir