20 Ekim 2018 Cumartesi
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tevatür – Fikret Çetin

Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tevatür – Fikret Çetin

|
İnsanın üç temel bilgi vasıtası olduğunu söyleyebiliriz. Saf akıl insana küllî olanın bilgisini verirken, his de cüz’î olanların bilgisini vermektedir. Bir de akıl ve hissin ortak rol aldığı başka bir bilgi edinme yolu vardır ki, bu da haberdir. Biz, bu yazıda haberi oluşturan kimi unsurların belli özelliklere sahip olması durumunda kesin bilgi ifade eden bir kaynak olup olamayacağını sorgulayacak ve bu çerçevede tevatür kavramını inceleyerek onun mahiyetine nüfuz etmeyi deneyeceğiz.

Bilgi değeri açısından haber

Kayıp (gâip) olan bir şeyi his yoluyla bilebilmemiz mümkün değildir. Zira hissedebilmek için hissedilenin hâzır olması, huzurumuzda olması gerekir. Zaten gâip olan -yani kaybolan- şey hislerimizden kaybolan şey anlamında bu ismi almıştır.  Ve dahi gâip olan adı üstünde hâzır olmayandır. Bir şey, ya onun zamanında hâzır olmadığımızdan dolayı bizim için gâip olur, geçmiş ve gelecekteki olaylar gibi; veya onun mekânında hâzır olmamamızdan ötürü gâip olur, hiç görmediğimiz, bulunmadığımız diyarlar gibi. Tam bu noktada şu önemli soruları sorabiliriz: Geçmişte veya uzaklarda olmak sebebiyle bizim için gâip olan birtakım şeyleri tıpkı hâzırmış gibi bilmemize imkân tanıyan bir bilgi vâsıtası var mıdır? Asırlar önce olmuş bir hâdiseyi tıpkı şuanda yaşayıp müşahede etmekte olduğumuz şeyleri bildiğimiz gibi bilebilmemiz söz konusu mudur? Hiç görmediğimiz, gitmediğimiz bir diyarın varlığından vatanımızın var olduğuna emin olduğumuz kadar emin olabilir miyiz? Araya giren zaman ve mekân mesafesi, özne ile nesne arasında behemehâl kapanmaz bir epistemolojik engel oluşturur mu? Başka bir ifadeyle, zamanın veya mekânın uzaklığını telâfi ederek bizim için gâibi sanki hâzır hâle getirebilecek bir bilgi vasıtası yok mudur?

Elbette ki zaman, çoğu kez ardında bir daha asla ağarmayacak karanlıklar bırakarak geçip gider. Ne ki, her zaman değil. Geçmişe dair her bilgimiz hiçbirisinden şüphe etmeyeceğimiz kadar kesin olmadığı gibi, hepsinden kuşku duyacağımız kadar bulanık da değildir. Tarihte yaşandığı söylenen bazı olaylardan tam olarak emin olmamız mümkün olmadığı gibi, bazı olayların yaşandığından şüphe duymamız da –akıl ve ruh sağlığımız yerinde oldukça- mümkün değildir. Peki, bu farkın sebebi nedir? “Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u fethetmiştir” cümlesi niçin “Fatih Sultan Mehmet zehirlenerek öldürülmüştür” cümlesinden daha kat’î ve tartışmasızdır? İşte bu gibi iki haberin bizde meydana getirdiği bilgi değerinin aynı derecede olmadığını fark ettiğimizde, haberleri ifade ettikleri bilginin kat’î olup olmaması bakımından ikiye ayırmamız tabiî olarak zarurî hâle gelir. Buna göre haberler bizde kesin bilgi meydana getirenler ve getirmeyenler olmak üzere ikiye ayrılır ki; ilkine mütevâtir, diğerine de haber-i vâhit denilmektedir.

Zarurî ve Nazarî tevatür

Peki, bir haber ne zaman ve neye göre mütevatir olur? Bu sualin belki de, biri amprik (tecrübî, pratik), diğeri rasyonel (teorik, nazarî) zeminde bulunabilecek iki cevabı olduğunu söyleyebiliriz.  Şöyle ki, bizde artık hiçbir kuşku duyulamayacak tarzda bilgi meydana getiren haberlerin mütevatir; böyle olmayanların da haber-i vâhit olduğu anlaşılır.  Nitekim güvenilir bir kaynaktan edindiğimiz bir habere inansak bile çoğu kez ondan yüzde yüz derecesinde emin olmayız. Fakat söz konusu haberi daha sonra ikinci bir kaynaktan, sonra üçüncü ve sonra dördüncü bir kaynaktan duyduğumuzda her defasında bizde oluşan şey biraz daha perçinlenecek, nihâyet tek başlarına koparılmaları mümkün olan sicimlerin bir araya gelerek kopmaz bir halatı oluşturmaları gibi, artık kişide şüphe götürmez bir bilgi hâsıl edecektir. Bunu her fert hayatında tecrübe etmektedir. Fakat bu tecrübî yol, bazı haberlerin mütevatir olup olmadığını bilme hususunda elverişli olsa da, her tevatürün bu yolla bilinebileceğini söylemek bizce doğru değildir. Başka bir ifâdeyle, mütevatir haberi, herkesin öyle olduğunu kendisinde oluşan bilgiye müracaat ile bilebileceği zarurî mütevâtir ile ancak teorik zeminde ve araştırma neticesinde öyle olduğu bilinebilecek nazarî mütevatir olarak ikiye ayırmak yerinde olacaktır.

Haberin mahiyeti

Bu bağlamda tevatürün teorik sınırlarını belirlemek adına şunları söyleyebiliriz: Haber özü gereği doğru veya yanlış olma ihtimali taşıyan sözdür. Haddi zatında bir haber doğru olmak zorunda olmadığı gibi yanlış (yalan) olmak zorunda da değildir. Ve lâkin bu ikisinden biri olmak zorundadır. Nitekim haber verenin doğru söylemesi zorunlu olmadığı gibi yalan söylemesi de zorunlu değildir. Fakat kaçınılmaz olarak bu ikisinden birini- lealettâyin- söylemek zorundadır. Kezâ, kendisine haber verilen kişi, verilen haberin doğru veya yalan olduğunu bilmesi zorunlu olmadığı gibi, bu imkânsız da değildir. Yani haber verilen kişi, duyduğu haberin doğru olduğunu bilebileceği gibi bilemeyebilir de. Görüldüğü üzere haber, haber veren ve kendisine haber verilen olmak üzere üç unsurdan teşekkül eden “haber vermek” olgusunun her bir parçası ihtimâller yani belirsizlikler taşımaktadır.  Bu da “haber verme”yi oluşturan unsurlardaki belirsizlikleri ortadan kaldıracak bir takım istisnaî hâller tahakkuk etmedikçe, herhangi bir haberin doğru olabileceği gibi yanlış da olabileceği anlamına gelmektedir.

Haberin Doğruluğundan veya Yanlışlığından Nasıl Emin Olabiliriz?

Yukarıda anlatılanlara binaen, haberin aslen zan ifade ettiği; kesinlik ifade etmesinin ise istisnaî olup birtakım özel şartları gerektirdiğini söyleyebiliriz. Peki, haberin özü gereği taşıdığı doğru veya yanlış olma ihtimallerinden birini ortadan kaldırmak suretiyle onun kesinlikle doğru veya kesinlikle yanlış olduğunu bilmemizi sağlayacak şartlar ne olabilir? Bir haberin kesinlikle doğruyu ifade ettiğini neresine bakarak bilebiliriz?

Bu bazen, haberin bizzat ne söylediğine bakmakla bilinir. Burada haberi kimin söylediğinin bir ehemmiyeti yoktur. “Bütün parçasından büyüktür” şeklindeki ifadenin doğruyu ifade ettiğini bilmek için onu kimin söylediğine bakmamızın lüzumu olmadığı gibi esasen bir faydası da yoktur. Zira bu, saf aklî bir hükümdür. “Şimdi yağmur yağıyor” gibi vâkıaya müracaatla doğru veya yanlış olmasına karar verilebilecek bir hükümde ise haber vereni dikkate almak bazen faydalı olabilirse de buna zaruret yoktur.

Bazen de bu, haber verenin kim olduğuna bakarak bilenebilir. Nitekim günlük hayatta karşılaştığımız birçok haber mütevatir olmasa bile onu haber verenin sahip olduğu özellikler nazar-ı itibara alındıkta kesin bir bilgi ifade edebilir. Şahsiyetini çok iyi bildiğimiz, aşırı ciddiyet ve dürüstlüğü ile nam salmış bir tanıdığımızın acil ve hayatî bir meselede bir gece yarısı ansızın kapımızı çalarak büyük bir heyecanla verdiği haberin kesin bir bilgi ifade etmesi hiç de uzak değildir. Böyle bir olayda vaziyete eşlik eden bütün karineler, diğer farazî ihtimallerin hepsini pratik çerçevede elemek suretiyle –ki bu gayet mümkündür – haberin doğru olmaktan başka bir ihtimal taşımadığını gösterebilir.

Bazen de haberin kesin bilgi ifade etmesi ne onun muhtevasına, ne de onu kimin söylediğine bakmaya gerek veya imkân olmadığı hâlde gerçekleşir.  İşte bu şekilde haberi söyleyenin kim olduğunun ve onun ne dediğinin bir önemi olmaksızın kişide kesin bilgi meydana getirici bir mahiyet taşıyan haberler mütevatir haberlerdir. Bunun sebebi bazen, ittifak etmeleri normal şartlarda mümkün olmayan miktarda kaynağın aynı haberi nakletmesidir. Fakat bu tevatürün tek sureti olmasa gerektir. Yani tevatürün oluşması için yalan veya hata üzerinde birleşmeleri normal şartlarda imkânsız olan sayıda insandan nakledilmesi olmazsa olmaz bir şart değildir. Dolayısıyla bir haberin kaç kişiden nakledildiği takdirde mütevatir olacağı sorusuna muayyen bir cevap verebilmek mümkün değildir. İbni Hacer el-Askalanî ve başka muhakkik âlimlerin de belirttiği gibi tevatürde belli bir sayı şartı yoktur. Bunun anlamı şudur: Bazen on kişinin rivâyet ettiği bir haber mütevatir olmazken, yine on kişinin aktardığı başka bir haber mütevatir sıfatını hâiz olabilir. Hattâ bazen otuz kişinin rivayet ettiği bir haber tevatür vasfını kazanamayabilirken, on kişinin naklettiği başka bir haber mütevatir sıfatına sahip olabilir.[1]   Bundan anlaşılan, tevatürün sırf bir kemiyet meselesi olmanın ötesinde nakli oluşturan unsurların keyfiyetiyle de oldukça alakalı bir mahiyet taşıdığıdır. Başka bir tabirle söylersek, bir haberin mütevatir olup olmadığını tespit edebilmek için sadece onu rivayet edenlerin çok veya az miktarda olduğuna bakmak her zaman doğru sonuç vermeyebilir. Kimi yardımcı unsurların eşlik etmesi hâlinde, az sayıda kişinin aktardığı bir haberin mütevatir olduğu anlaşılabileceği gibi, oldukça fazla sayıda kişinin rivayet etmiş olduğu başka bir haberin de, inceleme neticesinde tevatür derecesine ulaşmadığı ortaya çıkabilir. Burada nakledenlerin azlığı ve çokluğu ilk anda yanıltıcı bir unsur olabilir. Bu bakımdan, mütevatir olduğu zarurî olarak bilinen haberlerin haricinde yer alan birçok mühim rivayetin mütevatir olup olmadığı noktasında acele edilmemeli, her bir haber kendisine ait şart ve karineleri çerçevesinde ayrı ayrı tetkik edilmelidir.

Tevatürün şartları

I-Mutlak olarak çokluk

Yalnızca bir kişiden nakledilmiş bir haberin mütevatir olamayacağı açıktır. Tevatür için bir üst sınır tayin edilerek “Şu sayıdan fazla ravisi olan bir haber her daim mütevatir olur” gibi bir küllî kaide koymak da sanırız mümkün değildir.[2] Bir alt sınırın olduğunu düşünen kimi ilim erbabı birçok farklı sayı zikretmiş; kimileri bunun dört, kimileri on, kimileri de kırk veya yetmiş olduğuna dair farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Görünen o ki, bunların hiçbirisi sağlam delillere dayanmamaktadır.  Bizce tevatür için mutlak mânâda çokluğun var olması yeterlidir. Mutlak çokluk da iki ile meydana gelebilir. İbn Hazm’ın da dile getirdiği üzere, bazı özel şartları taşıdığı takdirde sadece iki farklı kanaldan rivayet edilen bir haber dahi kesin bilgi ifade edebilir ve böylece mütevatir olur.  Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Doğrudan veya dolaylı olarak daha önce aralarında hiçbir irtibatın gerçekleşmediğini kesin olarak bildiğimiz iki kişinin, bize şahit oldukları gayet uzun ve oldukça detaylı bir hadiseyi tıpatıp aynı şekilde anlattıklarını düşünelim.  Bu iki rivayet, anlatılan olayın gerçekten vuku bulduğuna kesin olarak delalet edecek ve dolayısıyla tevatür vasfını kazanmış olacaktır.  Elbette bu örnekteki haberin kesin bilgi ifade etmesi, “İstanbul’un 1453’te fethedilmiş olduğu” haberinde olduğu gibi, kişinin aksini neredeyse farz bile edemeyeceği derecede infialî bir mahiyet taşımayabilir. Belki, onun kesin bilgi ifade ettiğini idrak etmek için bir takım kıyaslara da ihtiyaç duyulabilir. Buna göre onun kesin bilgiyi ifade eden mütevatir bir haber olduğu zarureten değil belki nazarî olarak bilinebilir. Her ne olursa olsun, mümkün bir olayın sırf birden fazla yoldan nakledilmesi sebebiyle kesin bilgiyi ifade etmesi, o haberin tevatür vasfını taşımasından başka bir özelliği ile açıklanamaz. Zira tevatürün en hususî sıfatı, yalan ve hata üzerinde birleşmenin âdeten imkânsız hâle geldiği nakil keyfiyetidir. Bu imkânsız hâle gelmek bazen onu rivayet edenlerin sayılamayacak kadar çok olmasından ileri gelebileceği gibi, bazen de rivayet edilen olayın barındırdığı yüzler veya binlerce detayın tıpatıp aynı olarak aktarılmasından da ileri gelebilir. Dolayısıyla, yalan ve hatada birleşmeyi imkânsız kılan âmil, râvilerin oldukça fazla sayıda olmalarından ibaret olmasa gerektir.

II-Tevatürde râvilerin hüviyet ve sıfatlarının önemi yoktur

Mütevâtir haberin kesin bilgi ifade etmesi ravilerinin kimliklerinden veya adalet ve zapt sahibi olmalarından ileri gelmez. Tevatürde râvilerin kim olduğunun bir önemi olmaması hasebiyle onların âdil olup olmadıklarına veya zaptların sağlam olup olmadığına bakmak şöyle dursun Müslüman olup olmamalarına dahi bakılmaz. Dolayısıyla mütevatir haber, kendisinde bulunan rivayet keyfiyeti sebebiyle ravilerinin kimlik ve sıfatlarının bir öneminin kalmadığı bir haberdir.

III-Tevatürün bildirdiği şey hisle elde edilmiş olmalıdır

Tevatür, haberin kendisine bakılarak doğru veya yanlış olduğuna karar verilebilen veya başkasına aktarıldığı durumlarda doğru veya yanlış olduğuna karar verilmesi mümkün olmayan hususlarda olmaz. Buna göre aklî hükümlerde veya sadece öznesi tarafından hissedilebilen, iç duyular vasıtasıyla elde edilmiş bilgilerde tevatür söz konusu değildir. Aklen zorunlu olan bilgilerde tevatürün olması anlamsızdır. Zira tevatürün sağlaması beklenen kesinlik henüz tevatür gerçekleşmeden haberin kendisinde zaten vardır. Açlık, tokluk, sevgi ve nefret gibi iç duyguların ise ikinci bir özne tarafından bilinebilmesi söz konusu olmadığı için, aynı bilginin farklı kanallarla elde edilip aktarılabilme yolu daha baştan kapalıdır. Aklen imkânsız olan hususlarda tevatürün oluşabilmesi ise âdeten imkânsızdır. Buna göre tevatürün haber verdiği bilgi görme ve duyma gibi dış duyularla elde edilen, birden fazla özne tarafından aynı şekilde bilinebilecek hususlarda olur.

Bütün bu şartları göz önüne alarak mütevatir haberin yeni bir tarifini yapmayı deneyebiliriz: “Nakledenlerin ve/ya nakledilenin kemiyet ve keyfiyeti sâyesinde, haberi nakledenlerin kim olduğunun bir önemi kalmayan, dış duyularla elde edilmiş bir bilgiyi aktaran, kendisinden haberdar olan kişide haberin doğru olduğuna dair zarurî veya nazarî yolla kesin bilgi meydana getiren her haber.” Daha da öz bir şekilde ifade etmek istersek: “Sırf birden fazla kanaldan aktarılması sebebiyle, zarurî veya nazarî yolla kişide haberin kesin doğru olduğu bilgisini meydana getiren her haber mütevatirdir.”

İlginizi Çekebilir !

Tahkikat Prof. Dr. Yavuz Köktaş

| Soru 1) Bir hadisin muteber bir kitapta yer alması, o hadisi tek başına güvenilir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir