17 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Tahkikat – Prof. Dr. Adil Yavuz

Tahkikat – Prof. Dr. Adil Yavuz


|

Soru 1) Bir hadisin muteber bir kitapta yer alması, o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufı ̂kesimin bir kısmının Ruhu’l- Beyan’da, Ihya’da, el-Gunye’de v.s. geçen hadisleri sahih kabul etmeleri ve bunu bir usul olarak belirlemeleri ilmı ̂açıdan ne kadar doğru?

Soru 2) Günümüzde bazı kesimler, muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı yeterli gördüğünü bunun büyük yanlışlara yol açtığını savunuyorlar. Sizce bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda nasıl davranmışlardır?

Soru 3) Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulüve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim var. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Soru 1) Bir hadisin muteber bir kitapta yer alması, o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufî kesimin bir kısmının Ruhu’l-Beyan’da, İhya’da, el-Gunye’de v.s. geçen hadisleri sahih kabul etmeleri ve bunu bir usul olarak belirlemeleri ilmî açıdan ne kadar doğru?

Hadis ilmi Nebevî beyanı, fiili veya takriri aktarma işini temel alan bir ilim dalı olarak, öncelikle sözün sahibinin dindeki otoritesinin taşıdığı önem sebebiyle, bu bilgileri aktaran kimselerin güvenilirliğini araştırmayı öncelikli uğraş alanı edinmiştir. Bu sebeple, hicrî ilk 3-4 asır içinde bu sözü nakledenlerin tetkiki için ciddi emek verilmiş, hadisçiler himmetlerini bu alana yoğunlaştırmışlardır. Hadislerin sözlü (şefevî) ve yazılı (kitabî) aktarılması birlikte yürütülmüştür. Hadis tasnifinin altın çağı olarak bilinen hicrî 3. asırdan itibaren İslam dünyasında kendilerine güvenilen, alanında otorite olan âlimlerin eserleri ve onları takip eden çalışmalarla hadis rivayeti ve aktarımında ağırlık, yazılı eserlere kaymaya başlamıştır. Bu dönemde ilim dünyasına kazandırılan ve zamanla ümmetin güven ve teveccühünü kazanan Kütüb-i Sitte, Kütüb-i Tis’a gibi eserlere olan ilgi gittikçe artmış, üzerlerinde yapılan çalışmalarla bu alanın en güvenilir eserleri oldukları ümmetin âlimlerinin çoğunun (cumhurun) ortak kanaati haline gelmiştir. Bu eserler, alanındaki otoritelerin tetkik ve tenkitlerine göğüs gererek âdeta rüştlerini ispat etmişlerdir. Bu sürecin tipik bir sürecini görmek için Kamil Çakın’ın ‘Buhârî’nin, Otoritesini Kazanma Süreci’ adlı makalesi (bkz. İslâmî Araştırmalar, 1997, cilt: X, sayı: 1-2-3, s. 100-109) tetkik edilebilir. Bu eserlere olan güven tabiî olarak, içindeki rivayetlere güvene dönüşmüştür. Ancak bu güvenle beraber onlara yönelik tenkitler de devam etmiş ve ilmî eleştirilere açık tutulmuşlardır. Ancak iş onları tahkir, tezyife dönüştürülürse –ki, günümüzde bunları yazılı ve görsel medyada sıkça görmekteyiz- bu ilmî bir çaba olmaktan çıkar, kasti, indî, inadî ve gayr-i ilmî bir tabloya dönüşür. Bunun da tasvip edilmesi, ilmî bir zihniyetle değerlendirildiğinde mümkün değildir.

Hadis dışında kalan temel İslamî ilimler alanlarında yazılan eserlerde, tabiî olarak dinin ikinci kaynağı olan hadislerden istifade edilmeye çalışıldığı görülür. Ancak bu eserlerin hepsinde bir muhakkik hadisçi çizgisinin sürdürüldüğünü söylemek mümkün görünmemektedir. Onlar himmetlerini kendi alanlarında fonksiyon icra edebilecek rivayetlere vermişlerdir. Bu rivayetlerin sıhhati konusunda daha müsamahalı kısmen de gevşek davranabilmişlerdir. Ruhu’l-Beyan, İhya  gibi eserler üzerinde yürütülen tetkikler, bu eserlerde çok zayıf, aslı olmayan ve mevzu olarak nitelendirilen rivayetlerin % 12, yalnız mevzu olanların ise % 10 civarında olduğunu göstermektedir. (Bkz. Uysal, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadis, Konya, 2001, s. 412). Zühd, rekâik, vaaz ve nasihat alanlarında zayıf rivayetlerin kullanımı ilmen ve pratik uygulama olarak müsamahayla karşılansa bile, mevzu rivayetlerin kullanımının ne hadis ilmince ne de hadisçi tarafından tabiî olarak karşılanmayacağı açıktır. Ancak % 10, 12 civarında yer alan bu rivayetlerin dışında yer alan %80-90 civarında yer bulan hadislerin de bu eserlerde bulunduğu göz ardı edilmemelidir. İlmi hakem kılarak makbul rivayetlerinden istifade edilmeli, merdud rivayetlerini tespit ederek onlardan kaçınmayı ve bunları okuyan insanları uyarmayı hadisçi de tasavvuf ehli de bir görev telakki etmelidir. Her iki kesim de, Hz. Peygamber’e (s) ait olmayan rivayetlere karşı uyarıda bulunmayı ümmet olmanın bir gereği olarak görmelidir.

2) Günümüzde bazı kesimler, muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı yeterli gördüğünü bunun büyük yanlışlara yol açtığını savunuyorlar. Sizce bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda nasıl davranmışlardır?

Yukarıda işaret ettiğimiz üzere hadisçi açısından öncelik, aktarılan rivayetin Hz. Peygamber’e aidiyetinin tespitine verilmiştir. Çünkü sözü aktaranlar güven telkin edecek bir râvi kalitesine ulaşamamışsa veya rivayetin senedi ciddi problemler ihtiva ediyorsa, bu tür rivayetleri nazarı itibara almamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber’e (s) aidiyeti tevsik edilememiş söz veya eylemin arkasında Nebevî otorite yoktur. Böyle bir rivayet, anlam olarak bir problem teşkil etmese bile artık bir hadis olarak değil, Nebi’ye (s) aidiyeti tespit edilememiş ‘bir rivayet’ seviyesinde kalmaktadır. Hadislerin metin tenkidi konusunun temellerinin atılmasının Hz. Peygamber (s) zamanında başladığını söylersek sanırım mübalağa etmiş olmayız. Hz. Peygamber’in (s) bazen bir ayet okuyup ardından onu açıkladığı veya söylediği bir sözün arkasından birkaç ayet okuyarak sözünü teyit ettiği, onunla desteklediği ehlinin malumudur. Sahabenin de aynı hassasiyeti gösterip metni de tenkide tabi tuttuklarına dair bilgiler hadis kaynaklarında yer almaktadır. Hz. Ömer’in (ra), ölümüne sebep olan yaralanmasında ağlayan Suheyb er-Rûmî’yi men edip “Rasûlullah’ın (s) ‘Bazı yakınlarının ağlaması sebebiyle ölüye azap edilir.’ buyurduğunu nakleder. Daha sonra bu olayı İbn Abbas, Hz. Aişe’ye  (ra) aktarınca, Hz. Peygamber’in (s) böyle demediğini, ‘Yakınlarının ağlaması sebebiyle Allah, kâfirin azabını artırır.’ buyurduğunu belirtir. Daha sonra da, ‘Size bu konuda Kur’an’ın beyanı yeter. (Allah), hiçbir günahkâr başkasının suçunu yüklenmez, (En’am 164) buyurmuştur.’ der. (Bkz. Müslim, Cenaiz, 23). Bunun örnekleri çoğaltılabilir. Ancak böyle muhtasar bir mülakatta daha fazlasını dile getirmek mümkün değildir. Sonraki kuşaklarda da bazen rivayetin değerlendirilmesi esnasında bazen hadis şerhlerini kaleme alan müellifler tarafından yazılan eserlerde metin tenkidi yapılmıştır. Ancak metin tenkidinden anlaşılan, günümüzdeki bazı iddia sahiplerinin yaptığı gibi kendilerini ve akıllarını yanılmaz bir hakem olarak tayin edip kendi indî/sübjektif mütalaalarıyla çelişmesini esas alan değerlendirmeler ise bu, ilmi olmadığı gibi, daha çok onların sübjektif ve önyargılı fikirlerinin ispatına hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır.

3)Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulü ve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim var. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Tarih boyunca ilmî alanda yapılan faaliyetlerin önü her zaman açık olmuştur. Diğer ilimlerde olduğu gibi gerek hadis usulü, gerekse tenkit sistemi birdenbire oluşmamıştır. Öncü çabalara diğer ilim ehlinin katkıları ile bu ilim dalları, canlı bir organizma gibi gelişmeye devam etmişlerdir. Çığır açan eserler, haliyle ilgili alanın tüm konularını ihata edecek durumda olmamışlardır. Sonraki dönemde bu alanların gelişmesi için çaba harcayan âlimler ise, öncü eserleri veren müellifleri ve âlimleri tahkir ve tezyif etme yoluna sapmamışlar, onların emeklerini takdir edip görüşlerine saygı duymuşlardır. Onların görüşlerine katılmadıklarında da genellikle bunu, ilmi bir nezaket ve üslup ile dile getirmişlerdir.

Bu temel tespitten sonra, günümüzdeki durum ile ilgili iki hususa dikkat çekmek isterim. Birincisi günümüzdeki bu tür iddiaları dile getirenlerin bir kısmı, kadim ulemanın emeklerine saygı duymayan bir anlayışla hareket ediyor ve bunu nezaketle kabil-i telif olmayan bir üslupla dile getiriyorlar. Kendileri yeni bir kıta keşfetmiş kâşif edasıyla âdeta mangalda kül bırakmıyorlar. Bazen bu tür tenkitleri, onların konuya hâkim olmaktan son derece uzak olduklarını da göstermektedir. İkincisi, buyursunlar ne yazacaklarsa yazsınlar, usul mü yazacaklar, tenkit sistemi mi oluşturacaklar, buyursunlar eserlerini ortaya koysunlar. Kimse onların ellerini tutmuyor. Büyük iddialı sözler söylemeyi bırakıp eserlerini yazsınlar. Sonra da onların yazdıkları ilim dünyasının gündemine gelsin, eserleri ilim dünyasının tetkikine sunulsun ve onların özellikle kadim ulemaya yönelttikleri tenkit okları onlara yöneltilmeye başlasın. Bunun sonunda da iddialarının ne kadarı ilim dünyasında tutunabiliyorsa tutunsun. Yeni usul, metodoloji iddiasıyla yazılan eserlere yöneltilen ‘Teklif edilen yeni usul nerede?’ sorusuna tatmin edici bir cevap bulunamamaktadır. Âdeta dağ fare doğurmaktadır. Tenkit kolaydır, yıkmak da. Ama yapmaya gelince Sinan gibi, Süleyman gibi, işlerinde ehliyetli ve alanlarına hâkim insanlara ihtiyaç duyulmaktadır.

İlginizi Çekebilir !

Hadislerin Kuran’a Arzıyla Alakalı Rivayetler Bağlamında Rivayetlerin Kuran’a Arzı Meselesi ve Hanefilerin Metodolojisi – Rüstem Mehdi

| Bir çok hadîs ehline hakim, geleneksel rivayet ehli katında yaygın olan kabûl ve red …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir