17 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Hadisleri Devre Dışı Bırakmanın Çağdaş Formülleri – Prof. Dr. Yavuz Köktaş

Hadisleri Devre Dışı Bırakmanın Çağdaş Formülleri – Prof. Dr. Yavuz Köktaş

|

Hindistan’da ortaya çıkan Ehl-i Kur’an, sünneti, tamamen reddetmiş, onun yerine Merkez-i Millet dedikleri siyasi otoriteyi koymuşlardır. Bu otorite namazı da zekatı da belirleyecek, millet onunla amel edecektir Bunun için çeşitli argümanlar geliştirmişlerdir. Bunların üzerinde durmayacağız. Ama şunu belirtelim. Türkiye’de hadislere soğuk bakanlar tüm zihniyetlerini onlardan almışlar, fakat onlardan ayrışmaya da özen göstermektedirler. Bu çifte standardı anlamak mümkün değildir. Neticede delil olmak bakımından aynen onlar gibi düşünüp sünneti refuze etmişler, ancak hadislerin varlığını kabul etmekten de geri durmamışlardır. Kabul ettikleri bu hadisleri kerhen kabul ettikleri bütün bunları bağlayıcı olmaktan çıkardıkları zaman anlaşılmaktadır. Evet, hadisler olabilir ama onlar tarihsel birer formdurlar, onları evrenselleştirmek gerekmez. İşte Hz. Peygamber’in hadislerini toptan inkâr etmediklerini, ama hadislerin bir bağlayıcılıkları olmadığını söyleyenler ilginç argümanlar geliştirmektedir. Burada onların bir kısmı üzerinde duracağız:

  1. Haram-yasak: Günümüzde şöyle bir anlayış türemiştir: “Hz. Peygamber’in yasakları Allah’ın Kur’an’da koyduğu yasak gibi olamaz. Bundan dolayı Kur’an’daki nehiylere “haram”; Hz. Peygamber’in nehiylerine “yasak” demek daha uygundur. Bu da “harreme” ve “nehâ Rasûlullah” tabirleriyle ifade edilmiştir.” Bunun anlamı şudur: Evet, Hz. Peygamber yasak koymuş olabilir. Ancak bu yasaklar asla haram anlamında değildir. Dolayısıyla bu yasaklar haram gibi bağlayıcı değildir. Tamamen değişken ve örfi yasaklardır. Bunun da tek delili “harreme” ve “nehâ Rasûlullah” tabirleridir.

Böylece Hz. Peygamber’in tüm yasakları hatta emirleri ictihada indirgenmiş olmaktadır. İctihadın ise haliyle vahiyle alakası yoktur ve de bağlayıcı değildir. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değildir. Basit bir araştırmayla Kur’an’a bakarsak “nehâ” fiilinin haram anlamında kullanıldığını görürüz. Mesela şu ayete bakalım:

لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.”[1] Yani böylelerine iyilik yapmanız haram değildir. Bunun tersini düşünelim: “Allah sizinle din uğruna savaşanlara ve sizi yurtlarınızdan çıkaranlara iyilik yapmanızı yasaklar.” Kısaca buradaki, nehiy haram anlamındadır. İşte bu anlam Mümtehine suresinin 9. ayetinde bulunmaktadır:

إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ.

“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten nehyeder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.” İşte buradaki nehiy haramdır.

Diğer bir örnek de şöyledir:

مَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi nerden nehyettiyse ondan da sakının.”[2] Ayette “nehâ” fiili geçmektedir. Şimdi Rasûl’un nehyi, hangi anlamdadır? Yasak mı? Yasaksa bunun delili nedir? Yoktur. Buradaki, nehiy de haram anlamındadır. Rasûlun yasakladığı şeyin haram olmadığına dair başka bir karine bulunursa ancak o zaman o yasak haram kabul edilmeyebilir. Görüldüğü gibi “harreme veya nehâ” arasında yapılan bu ayrımın ne Kur’anî ne de dilsel bir dayanağı vardır.

Bir şeyin haram olmasının delilinin sadece “harreme” veya “haram” lafızlarının kullanılması olamayacağı malumdur. Mesela bir fiil yapıldığında azaptan bahsediliyorsa onun haram olduğu anlaşılır. Önemli olan nehyin siğasıdır. Ve siğayı kuşatan karinelerdir. “Zinaya yaklaşmayın” buyrulur. “Harreme ez-zina” yahut “ez-Zina haramun” denmeyebilir. Önemli olan nehiy siğasıdır. Bunun gibi daha nice lafzî ve manevî karineler vardır. Detayları için uslul-i fıkıh kitaplarına bakılmalıdır. Bu tabirlerle haram ayrımının yapılması gerektiğini hiçbir âlim söylememiştir. Abes bir şeydir. Farz kılmanın da sadece “feraza” veya “hallele” tabiriyle olması gerektiğini söylemek gibi bir şeydir. Oysa “ketebe ala” fiiliyle de farz kılınabilir. Aynı şekilde bunun nice karineleri vardır.

Ayrıca Kur’an’da olan nehiylerin hepsinin haram olduğunu söylemek de isabetli değildir. Bu, Kur’an’daki tüm emirlerin farz olduğunu söylemek gibi bir şeydir. Oysa böyle değildir. Bunların da karineleri vardır. En temel ilkemiz olan emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ifadesinde geçen nehiy, haram olmayan yasaklar mıdır? Bu anlayışa bakarsak münkerden nehyi sadece bağlayıcı olmayan yasaklarla sınırlandırmamız gerekir. Oysa biliyoruz ki, münkerden nehyin içerisine derecesine göre haramdan mekruha kadar her şey girer. Delilsiz konuşmak, bu tür meselelerde sadece akla dayanmak tehlikeli bir yaklaşımdır.

Bütün bunlarla birlikte şunu da ifade etmem gerekir: Hz. Peygamber haram kılmıştır. Ancak nehiylerine baktığımızda –oran vermek güç olsa da- çoğunun kerahat ifade ettiğini söylememiz mümkündür. Bu da akılla değil, delillerle ortaya konulmuş bir husustur. Zira hadis şerhlerine baktığımızda bunu görmek mümkündür. Bir delil söz konusu olduğunda yasak tahrimden kerahate veya emir vucüptan nedbe dönüşebilmektedir.

  1. Bunlardan biri de “Rasûl-Nebi” ayırımıdır. Buna göre Rasule itaat şarttır, çünkü Rasul korunmuştur, hata yapmaz, söyledikleri bağlayıcıdır. Bağlayıcı olan da tebliğ ettiği Kur’an’dır. Nebi, hata yapar, korunmuş değildir, beşerdir, haram kılamaz, söz ve filleri bağlayıcı değildir, nebiye itaat gerekmez. Nebiler Kur’an’dan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler.

Nebi-Rasul ayrımını günümüze kadar böyle anlayan olmamıştır. Bu bid’at yeni türemiştir. Konuyu “Tüm Yönleriyle Hz Peygamber” adlı çalışmamızda ele aldığım için burada üzerinde durmuyorum.

  1. Bir diğeri de “norm-form” ayırımıdır. Buna göre Kur’an normdur, üsve formdur. Burada sünnet kelimesinin kullanılmadığına dikkat edilmelidir. Sünnet yerine üsve (örneklik) kelimesi kullanılmıştır. Çünkü sünnet sadece Allah’ın sünneti olabilir, yani sünnetullah. Kur’an’da da sünnetullah zikredilmiştir, sünnetü’n-nebi değil. Zira sünnet de süreklilik, sabitlik ve değişmezlik esastır. Bu anlamıyla sünnet ilke ve norm demektir. Bu da ancak Kur’an ile gerçekleşir. Hz. Peygamber’in örnekliğini inkâr etmek ise mümkün değildir. Onun örnekliği “üsve” ile nitelenmiştir. Peki onlara göre Allah Peygamber’in örnekliğini “sünnet” kelimesi ile değil de neden “üsve” kelimesiyle karşılamıştır? Çünkü Allah sabit ve değişmez olanın Kur’an olmasını istemiştir. Görüldüğü gibi Kur’an norm olup sabit ve değişmezdir; üsve ise form olup tarihsel ve değişkendir. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, böyle diyenler hırsızlığın cezası, taaddud-i zevcat, kadının miras durumu vb. daha nice örnekte maksadın esas alınması gerektiğini söyleyerek Kur’an’ın hükmünü tarihsel kılmışlardır. Yani Kur’an’ın hükmünü “form” kabul etmişlerdir. Bu durumda Kur’an’ın norm olması ne anlama gelmektedir? Yoksa Kur’an’ın norm olması sadece adalet, eşitlik veya en genel anlamıyla ahlak ve itikad konularını mı içermektedir? Ancak bunların hiçbiri açıkça dile getirilmemekte, sadece “Kur’an, norm; üsve form” denilerek tabiri caizse artistlik yapılmaktadır.
  2. Yaşayan sünnet-hadis: Hemen ifade edeyim ki, Falur Rahman, yaşayan sünnet tabirini, hadisi itibarsızlaştırmak ve nebevî sünneti ruh/öz olarak kabul edip tarihselleştirmek için geliştirmiş, tarihselliği Kur’an’a uyguladığı gibi hadis tarihine de uygulamak istemiştir.

Bu bir yana gerçekten yaşayan sünnet tabiri kulağa hoş gelmekte olup Hz. Peygamber’in sünnetini yaşanabilir kılmayı çağrıştırmaktadır. Böyle anlayanlar da yok değil. Yaşayan sünneti, sünnet-i mütevârise, yani Hz. Peygamber’den beri tevârüs edegelen sünnet olarak açıklayanlar da var. Peki, gerçekte yaşayan sünnet nedir, Fazlur Rahman bundan neyi kastetmektedir? Buna sünnetin kaynağı olan hadîsleri de ilâve ettiğimizde acaba Fazlur Rahman’ın bunlara karşı tavrı nasıldır? Fazlur Rahman’ın görüşleri uzun ve çetrefelli olduğu için başka çalışmalarda detaylı olarak onları inceledik. Burada ise ana noktaları özetlemek istiyorum. Peşinen söyleyeyim ki, Fazlur Rahman’ın tüm çabası Kur’an gibi sünneti de tarihsel kılmaktır. Hatta Kur’an’dan farklı olarak hadis diyerek ilk dönem neslinin ictihadlarına indirgemektir. Buna göre;

  1. Peygamber’in sünneti daha başlangıçtan beri geçerli ve etkili olan bir kavramdı ve sonraları da öyle kalmıştır.
  2. Hz. Peygamber tarafından bırakılan sünnetin muhtevası sayı olarak çok zengin değildi ve kesin olarak özel bir anlam ifade etmiyordu.
  3. Sünnet kavramı Hz. Peygamber’in döneminden sonra sadece bizzat Peygamber’in sünnetini değil, aynı zamanda Nebevî sünnetin yorumlarını da içeriyordu.
  4. Bu son anlamıyla sünnet esas itibariyle sürekli bir gelişme süreci olan ümmetin icmâ’ının bir uzantısı olup onu da içermektedir.
  5. Geniş kapsamlı hadîs hareketinden sonra sünnet, ictihâd ve icmâ’ arasındaki organik bağlar yok olmuştur.

Şimdi bu çerçevedeki sıralamaya bir daha bakalım:

  1. Hz. Peygamber’in sünneti var.
  2. Ama bu sünnetin muhtevası sayı olarak çok zengin değil.
  3. Yine bu sünnet kesin olarak özel bir anlam ifade etmiyor.

Bu üç unsuru anlamak durumundayız. Diğer unsurlar ancak bunların sayesinde anlaşılabilir:

  1. Hz. Peygamber’in sünneti var. Peki, bu sünnet nerede, bunu nereden öğreniyoruz? “Tabii ki, hadîslerden” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak Fazlur Rahman’ın hadîslere bakışı bizdekinden biraz farklı, aşağıda göreceğiz.
  2. Fazlur Rahman, Hz. Peygamber’in sünnetinin muhtevası çok zengin değildir, demektedir. Neye göre? Eğer Hz. Peygamber’in sünnetini hadîslerden öğreniyorsak, sayı hiç de az değildir. O halde bu iddianın dayanağı nedir? Maalesef dayanağı yoktur. Sadece teorik bir düşüncedir. Tersinden düşünelim. Anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber’in sünnetinin muhtevası oldukça azdır. Peki, az olan bu sünneti nasıl tespit ediyoruz, nerden bunu öğreniyoruz? Hadîslerden desek, Fazlur Rahman buna yanaşmaz. Ayrıca bunu kabul etse niye sünnetin muhtevası az olsun! Sahîh hadîslerden bize ne geliyorsa kabul etmek durumunda kalırız. O zaman da Hz. Peygamber’in sünnetinin muhtevası çoğalacak. Bunu kabul etmek de mümkün değil. Bu iddiaların dayanağı var mı? Hiçbir dayanağı yok.
  3. Hz. Peygamber’in sünneti azdı az olmasına da asıl vurucu cümle bundan sonra geliyor. Bu az olan sünnetin de hiçbir özel anlamı yoktur. Ne demek bu şimdi? Şu demek: Hz. Peygamber, az olarak sünnet ortaya koymuş, ama her dönemde ona uyulmasını istememiştir, bunların öyle önemsenecek dinî bir mahiyeti de yoktur. Dolayısıyla bu sünnet tarihseldir, evrensel değil. Bizim için bu azıcık sünnetin özel bir anlamı yoksa bu ifadeyi başka nasıl anlayabiliriz?! Gerçi yazılarında zaten bunun ipuçlarını vermektedir. “Bu azıcık sünnet, her daim geçerli midir?” şeklindeki soruları sorduktan sonra bu sonuca varmaktadır. Bu durumda başta “Hz. Peygamber’in sünneti vardır.” ifademiz biraz havada kalmıyor mu?

Şimdi son olarak Fazlur Rahman’a göre hadîsin konumu nedir şeklindeki bir soruya cevap aramak durumundayız. Ona göre hadîs tamamen tarihî olmasa da Hz. Peygamber’in sünnetinden ayrı olmadığı da son derece açıktır. Gerçekten de hadîs ile Hz. Peygamber’in sünneti arasında çok sıkı bir bağ vardır. İlk dönemin kadıları, fakihleri, teorisyenleri ve siyasileri, Müslümanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak nebevî modeli (sünnet) yorumlamışlardır. Her nesilde ortaya çıkan malzeme yaşayan sünneti oluşturmuştur. Şu halde hadîs, bu yaşayan sünnetin sözlü bir biçimde yansımasından başka bir şey değildir.

Netice itibariyle Fazlur Rahman’ın görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:

  1. Schacht’ın aksine Peygamber’in sünneti erken dönemden beri vardır.
  2. Sünnet sadece Peygamber’in sünnetinden ibaret değil, ayrıca ilk dönem fakihlerinin ictihâd-icmâ’ ilişkisinde ortaya koydukları şey olup yaşayan sünnet olarak adlandırılmaktadır.
  3. Yaşayan sünnet Peygamber’in sünnetinin yorumlanmış şeklidir.
  4. Sünnet bu şekilde yaşayarak devam ederken süreç Şâfiî tarafından sekteye uğratılmıştır. Şâfiî’ye göre sünnet hadîslerde nakledilen şeylerdir.
  5. Oysa hadîs, yaşayan sünnetin sözle ifade, formüle edilmesidir.

Elbette burada klasik anlamda bilinen hadîs-sünnet ilişkisi muğlâk hale gelmektedir. Ayrıca yeniden ifade edilen hadîs-sünnet ilişkisi de açık değildir. Hadîslerin uydurulduğunu söylemek yerine formüle edildiğini söylemek gerçekte hadîs tarihini izah etmekte midir? Zira hadîslerin uydurulduğunu ve geç bir dönemin ürünü olduğunu söyleyen müsteşriklerle hadîslerin daha sonraları formüle edildiğini söyleyen Fazlur Rahman arasındaki fark sadece “formüle” kelimesinden ibaret kalmaktadır.

  1. 5. Kur’an’ın kat’îliği-Hadislerin zanniliği: Mütevatir haberleri dışarıda tutarsak hadislerin çoğu ahad olduğu için zan ifade ederler. Buraya kadar doğrudur. Ancak hiçbir alim zan ifade ettiği için ahad hadisle amel edilemeyeceğini söylememiştir. Mutezile bile akaid dışında Kur’an’a aykırı olmamak şartıyla ahad hadislerle amel edilebileceğini kabul etmiştir. Çünkü zan ilim ifade eder. Bu ilim, zannî ilimdir, kesin ilim değildir zannî bilgi şüpheli bilgi demek değildir. Karıştırılan nokta da burasıdır. Şüpheli bilgi yüzde 50’lik bir bilgiyi ifade eder. zannî bilgi ise yüzde 51’den başlayarak yüzde 99’a kadar varan bilgiyi ifade eder. zaten bilgi, yüzde 50’yi aştı mı galip zan oluşur. Bununla da amel edilir. Konuyla ilgili çok delil olmakla birlikte şu kadarını söyleyeyim ki, Kur’an bile “zannın çoğundan sakının” diyor, hepsinden değil. Bu da gösteriyor ki, bazı zanlar makbuldur. Netice itibariyle bizim vurgulamak istediğimiz nokta bu tip düşünenlerin zannî bilgiyi yok sayarak hadisleri devre dışı bırakmak istedikleridir.
  2. Kur’an vahiydir-Sünnet vahiy değildir: Sünnetin vahiy olup olmaması delil oluşuyla ilgili bir meseledir. Sünneti delil kabul etmek istemeyenler ısrarla vahiy olmadığını söylerler. Oysa şu bir gerçek ki, sünnet içinde vahye dayananlar olduğu gibi dayanmayanlar da vardır. zaten sünnetin hepsini vahiy kabul etmek de makul değildir. Belki “vahiy mesabesinde-vahyin kontrolünde” demek daha isabetlidir. Bu konuda en güzel tasnifi Cessas yapmıştır. Ona göre sünnetin bir kısmı vahiy, bir kısmı ilham, bir kısmı da istidlaldir. Sünnetin önemli bir kısmının vahiy olduğu anlaşılmaktadır. Sünnetin bu kısmının vahiy olabileceğine dair Kur’anî deliller vardır. Ancak başka çalışmalarda bunları detaylı açıkladığımız için burada temas etmeyi zaid buluyoruz. Burada vurgulanmak istenen nokta sünnetin vahiy olmadığını söyleyerek onları tarihsel ve beşeri söz ve fiillere indirgenmesidir. Sünnet tarihsel olarak var olmakla birlikte fonksiyonel olarak yok olmaktadır. Bu da hadisleri devreden çıkarmanın bir başka formülüdür.

Evet, görüldüğü gibi sünnet konusunda oldukça aşırı genellemeler yapılmış, hiçbir ayırıma gidilmemiş, kısaca sünnet peşinen mahkum edilmek istenmiştir. Bu da bu argümanlarla görünüşte sünnete sahip çıkıldığını ama temelde ise sünnetin buharlaştırılmak istendiğini; görünüşte hadislerin varlığının kabul edildiğini ama fonksiyonel ve evrensel anlamda varlığının yok edildiğini göstermektedir.

İlginizi Çekebilir !

Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tevatür – Fikret Çetin

| İnsanın üç temel bilgi vasıtası olduğunu söyleyebiliriz. Saf akıl insana küllî olanın bilgisini verirken, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir