17 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 2. Sayı / Din ve Bidat – Prof. Dr. Şadi Eren

Din ve Bidat – Prof. Dr. Şadi Eren


Sesli Makale İndir
|
Tarih boyu Müslümanları en fazla meşgul eden ve günümüzde de meşgul etmeye devam eden konulardan biri, bid’attır. Esas olarak bid’at; din görünümlü, ama dinin ruhuna ters durumları ifade eder.Teşbih yerindeyse, pirincin içindeki küçük beyaz taşlara benzer. Mesela ezan Hz. Peygamber(sav) zamanından bu güne, hemen her İslam diyarında Arapça olarak okunmuştur. Bu, bir yönüyle İslamın evrenselliğinin de göstergelerinden biridir. Ama ülkemizde 1932-1950 yılları arasında on sekiz yıl cebren “Tanrı uludur, Tanrı uludur…” şeklinde okutulması tam bir bid’attır. Mübarek zatların türbelerini ziyaret etmek güzel bir âdet, hatta bir ibadettir. Ama türbede medfun zattan himmet beklemek niyetiyle onun adıyla kurban kesmek, türbeye çaput bağlamak, türbe önünde mum yakmak gibi din görünümlü durumlar, tipik birer bid’attır.

“Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâma razı oldum “(1) ayeti hükmünce on dört asır evvel İslam Dini tamamlanmış, kemale ermiştir. Kemale ermiş olan bir şeye eklemede bulunmak, kemalini zedeleyeceği gerçeğinden hareketle, din görünümlü sonradan çıkan şeyler, devamlı tartışılmıştır.

Konuyla ilgili en önemli esaslardan biri, şu hadistir:

“Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed(sav)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir.”(2)

Bazıları üstteki hadisten hareketle bid’at konusunda çok şiddetli davranmış, dinin ruhuna aykırı olmayan yenilikleri de bid’at sayarak reddetmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim, şu ayetiyle Hristiyanlıkta çıkan bir bid’ata dikkat çeker ve bid’atleri değerlendirmede bize ölçüler sunar:

“Bir de (Hristiyanlar), kendilerine farz kılmadığımız halde Allahın rızasını kazanmak için ruhbanlık uydurdular. Ama buna da gereği gibi uymadılar.”(3)

Ayetten anlıyoruz ki:

1-Ruhbanlığı tercih etmek, yani dine hizmet için evliliği bile terk etmek, doğrudan Allah’ın bir emri değildir.

2-Din, böyle bir hayatı emretmediği gibi, reddetmez de.

3-Ruhbanlığı tercih edenler, kendi koydukları kurallara uymuş olsalar, Allah’ın rızasını elde edebilirlerdi.

4-Ama böyle bir hayatı tercih edenlerin çoğu, bunun hakkını vermemiş, tam ruhban olamamışlardır.

Ayetten hareketle, dinde zamanla çıkan bir kısım yeniliklerin, dinin ruhuna aykırı olmamak şartıyla reddedilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki:

Hz. Peygamber(sav) zamanında Mescid-i Nebevinin minareleri yoktu, günümüzdeki kadar da büyük ve süslü değildi. Ama zamanla minareler camilerin müştemilatına dâhil oldu, hatta İslam’ın alameti olan şeairden sayıldı. Din, böyle bir şeyi emretmiş olmamakla beraber, minarelerin bid’at olduğu, yani dinin ruhuna aykırı olduğu söylenemez.

Benzeri bir durumu, camilerde mikrofon kullanılmasında görürüz. Mikrofon, müezzinin ve hatibin sesini caminin en uzak köşelerine bile net olarak götürdüğü için güzel ve faydalı bir nimettir. Bunu bid’at olarak görmek bid’atin manasını bilmemek demektir. Hz. Peygamber ata, deveye bindi. Günümüzde uçağa, arabaya binmek bid’at olmadığı gibi, camide mikrofon kullanmak da bid’at olmaz.

Kur’an Hz. Peygamber devrinde mushaf haline getirilmedi, çünkü vahiy devam ediyordu. Ama Hz. Ebubekir devrinde ihtiyaca binaen iki kapak arasında cem edildi. Hz. Ebubekir dahi başlangıçta “Peygamberin yapmadığını nasıl yaparız?” demiş olsa bile, sonunda bunu yapmanın gerekliliği genel kabul gördü ve gereği yapıldı.

Kur’an-ı Kerim başlangıçta harekesizdi. Zamanla Arap milleti dışında başka milletlerden İslam’a girenler olunca, ihtiyaca binaen Kur’an harekelendi, güzel de oldu, insanlar Kur’an’ı daha rahat okuyabildiler.

Camilere halı serilmesi, camilerin süslenmesi, camideki levhalara ilk dört halifenin isimlerinin yazılması, Cum’a ve kandil gecelerinde sala okunması, tesbihatın cemaat halinde yapılması, farz namaz öncesi üç İhlas ve bir Fatiha sûresi okunması, tesbihatta tesbih kullanılması gibi durumlar Hz. Peygamber(sav) devrinde bire bir olmamakla beraber, dinin ruhuna da ters olmadıklarından bid’at olarak görülmedi, güzel birer âdet olarak değerlendirildi.

Konunun tipik bir örneğini Mevlid okumakta görebiliriz. Hz. Peygamberin(sav) dünyayı teşriflerinin anısına Süleyman Çelebi gibi zatlar, edebiyatımızda “Mevlid” denilen eserleri yazmışlar ve bu eserler Müslümanlar nezdinde kabul görmüş mübarek gün ve gecelerde, sünnet ve evlilik gibi merasimlerde bu mevlidler okunur olmuştur. Dini hassasiyete sahip olan ve dini az-çok bilen bazı zatlar ise mevlid’i bid’at kategorisinde değerlendirip engel olmaya çalışırlar. Kanaatimizce şu esaslar iyi bilinirse, konu açıklığa kavuşmuş olacaktır.

1-Hz. Peygamber mevlid okutmamıştır. Dolayısıyla mevlid bir ibadet olamaz. Ama bu, onun reddini de gerektirmez. “İslami bir âdet” olarak değerlendirilir.

2-İbadet olmadığı için Müslümanların mevlid okutmak gibi bir yükümlülükleri yoktur. Ama bu, okutanların günah işliyor gibi görülmeleri anlamına gelmez. Zira “ameller niyetlere göredir.”(4)

3-Hz. Peygamber şiir dinlemiş, hatta bazan şiir okumuştur. Şiir okumak ve dinlemek dinen caizse, mevlid okumak ve dinlemek hayli hayli caiz olur.

4-Günümüz insanı mevlidin kelimelerine tam aşina olmadığından; Kur’an tilavetinde bulunarak, dini konuşmalar yaparak ve yer yer ilahiler söyleyerek mevlid proğramlarını daha verimli hale getirmek mümkündür.

5-Mevlid okumak, ticari bir meta haline getirilmemelidir.

6-Mevlidi bid’at görenler, onu susturmaya çalışmak yerine her yeri âdeta istila eden ve şehevi duyguları kamçılayan veya bedbinliği telkin eden müzik türlerini susturmaya çalışmalıdır. Zira mevlidin en azından zararı yoktur, ama dine aykırı müzik parçalarının, onları dinleyenleri ne hale getirdiği gözler önündedir.

Başta nazara verdiğimiz gibi, bid’at “sonradan din içinde çıkan her yenilik” değil, “sonradan din içinde çıkan ve dinin ruhuna aykırı olan her yeniliktir.” Dolayısıyla, bid’ati reddeden hadisleri hiçbir yoruma tabi tutmadan her yeniliğe “bid’at” namını verip din adına karşı çıkmak, tutarlı bir durum olamaz. Unutmamak gerekir ki, canlı bir cisim neşv-ü nema, yani büyüme ve gelişme gösterme özelliğine sahiptir. Benzeri bir durum din için geçerlidir.

Bu meyanda şu hadisi göz ardı etmemek gerekir:

“Her kim İslam’da güzel bir çığır açarsa, ona hem açtığı bu çığırın sevabı, hem de kendisinden sonra aynı çığırda yürümeye devam edenlerin sevabı yazılır. Her kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa ona hem bu çığırın günahı ve hem de kendisinden sonra o çığırda yürüyenlerin günahı yazılır.(5)

Görüldüğü gibi, İslam Dini yeniliklere açıktır. Onu on dört asır öncesini birebir aynı yaşamaya çalışmak, pek çok sıkıntıları da beraberinde getirebilir. Dinin kırmızı çizgilerine tam bir hassasiyetle riayet ettikten sonra, işin füruat kısmında bazı farklılıklar olması, İslam Dini için çok önemli bir ayrıntıdır.

Sonuç olarak şöyle söylemek mümkündür:

Bid’ata hayır! Ama “dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan” bazılarınca bid’at zannedilen, gerçekte ise dinin ruhuna ters düşmeyen İslami âdetlere evet!

İlginizi Çekebilir !

Hadislerin Kuran’a Arzıyla Alakalı Rivayetler Bağlamında Rivayetlerin Kuran’a Arzı Meselesi ve Hanefilerin Metodolojisi – Rüstem Mehdi

| Bir çok hadîs ehline hakim, geleneksel rivayet ehli katında yaygın olan kabûl ve red …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir