21 Mayıs 2018 Pazartesi
Anasayfa / Takdim Dergisi 1. Sayı / Yetmiş Üç Fırka Hadisi Ekseninde Ehl-i Sünnet ve Fırka-i Naciye Münasebeti – Melikşah Sezen

Yetmiş Üç Fırka Hadisi Ekseninde Ehl-i Sünnet ve Fırka-i Naciye Münasebeti – Melikşah Sezen

|

“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Birisi cennette yetmişi cehennemdedir.
Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Birisi cennette yetmiş biri cehennemdedir.
Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şüphesiz benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birisi cennette yetmiş ikisi cehennemde olacaktır.
Soruldu: ‘Ey Allah’ın Resûlü onlar (cennetlikler) kimlerdir?’
Buyurdu ki: ‘Benim ve Ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır.’”[1]

İslam tarihinin herhangi bir döneminde hayat bulan hangi topluluk olmuşsa bu topluluğun ayırıcı özelliği olarak beliren iddialarında, yanlışa ve batıla sapmadıkları doğruya, hakka isabet ettikleri, murad-ı ilahî ile uyuştuklarını ispat için kullanılan en yaygın ve tatmin edici yol, gayet tabiî olarak bu iddia ve beyanları bir ayet ya da hadise dayandırmak olmuştur. Aklî olarak da doğruluk göstergesi olma hususundaki kıymeti ve önemi inkâr edilemeyecek bu yöntemin hakka isabet hususunda tek kıstas olmayacağı da peşinen belirtilmelidir. Nitekim ayetlerin ve hadislerin nasih-mensuh münasebetini kabul edip-etmeme, umum-husus farkı gözetip-etmeme, te’vile tabi tutup-tutmama gibi usûlî zeminde aşılabilecek ciddi ayrımlar kendisine alan bulabilmekte ve hakka isabetin, iddiaya nastan delil bulmaktan ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. İş bu aklî müşkül, ayetleri doğru anlama, hakka uygun kavrama gayesindeki kişiyi Peygamber (s.a.v.)’in izahına/hadislerine yönlendirmekte ve bu hadis ve sünneti doğru anlama, hakka isabette ise selef-i salihin neslinin ortak anlayışına, yaşayışına ve bu ortak anlayış-yaşayıştan beslenen her tabakanın âlimlerine ve icmâına yöneltmektedir. Bu çerçeveye sadakat gösteren kişi hakka isabet etme gayesini birçok yönden desteklemekte ve sadece kendi aklî çıkarımı ile baş başa kalmaktan kurtulmaktadır. Dolayısıyla bir mü’min, hayatı içerisindeki her fiil ve düşüncesinin hakka uygunluğunu mezkûr yoldan gerçekleştirdikçe isabette olduğunda şüphe kalmayacaktır. Yetmiş üç fırka hadisi ile Ehl-i Sünnet ve Fırka-i Naciye arasındaki münasebetin aklî bir izahatı sayılabilecek bu beyan mezkûr hadisin bizde oluşturması gereken ve aslında ümmette bugüne değin oluşturduğu ortak şuurun arka planını gösteren bir açıklama sayılabilir.

Evet, yetmiş üç fırka hadisi olarak bilinen bu hadisleri tarihi serencamda pek çok fırka kendi adına sahiplenmiş ve kendisini/yolunu Fırka-i Naciye olarak ilan etmiştir. Fakat temas ettiğimiz ölçülere bakarak fırkaların bu beyanları ile tatbikatı/söylemleri arasında bir mukayese yaptığımızda kendisini ‘kurtuluşa eren fırka’ olarak kabul eden bu grupların hemen hepsinin tarihin belli bir döneminde siyasî, ideolojik, bilimsel vb. bir olayın ateşlemesi neticesinde selefsiz beyan ve iddialarla dolu olduğu görülmektedir.

Yetmiş üç fırka hadisleri manası itibarıyla ümmete hem bir ihtar hem de ümit olmaktadır. Yani bir yönüyle kişinin kendisini Müslüman olarak görmesi, tarif etmesinin kurtuluşa yetmediğini gidilen yolun, menhecin dâreyn saadeti için ne derece hassas ve önemli olduğunu ikaz ederken diğer taraftan da saadet yolunu bulmanın kapalı olmadığını, adresi bizzat işaret ve ilan ederek bizleri bu yola girme gayretinde ümitlendirmektedir.

Yetmiş üç fırka hadisini tarihi süreçte âlimlerin birçoğu iş bu ihtar ve ümit levhası vesilesiyle kullanmıştır. Bu hadisin zahiren birkaç farklı manaya müsait varyantları olmakla beraber yukarıda verdiğimiz en bilinen şeklini anlama noktasında da farklı mülahazalar serdedilmiştir. Hadisin en temelde iki varyantı mevcuttur. Birincisi yukarıda da paylaştığımız, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı ve yetmiş ikisinin cehennemde olduğunu bildiren varyantıdır. Diğeri ise ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve yetmiş ikisinin cennette olacağını bildiren şeklidir. Âlimlerin kahir ekseriyeti hadisin daha çok kanalla gelmesi dolayısıyla ilk varyantı esas kabul etmiş ve yetmiş üç fırka hadisi üzerine bu varyantı nazar-ı dikkate alarak konuşmuş, eser yazmışlardır. Bazı âlimler ise diğer varyantı esas kabul etmişlerdir. İmam Gazâlî (ö. 505/1111) Faysalü’t-Tefrika isimli eserindeki tercihi ile ikinci gruba örnek gösterilebilir.

Yetmiş üç fırka hadislerine dair bir diğer önemli hususta bu hadisin anlam yönüyle ilgilidir. Bu hadisteki sayısal ifadenin hakiki manası ile kullanıldığını kabul eden âlimler büyük çoğunluğu oluşturmakla beraber, azınlık âlimler ise bu fırkalarla ilgili rakamları mecaz olarak değerlendirip kesretten kinayeye hamletmişlerdir. Fırak türünde eser telif eden âlimler eserlerinde bu hadisi hakiki manada kabul etmenin bir neticesi olarak yetmiş üç fırkayı da isim isim tespit etme gayreti göstermişlerdir. Fakat her fırak eserinin telifinden sonra geçen süreçte yeni fırkaların zuhur etmesi bu hadisteki kastın kesretten kinaye olduğunu kuvvetlendirmiştir. Bu hususta en doğru ölçü merhum Zahid el-Kevserî’nin (ö. 1378/1952) belirttiği üzere; “Elde açık kanıt bulunmadıkça Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu rakamdan neyi kastettiği konusunda kesin hüküm vermek doğru değildir. Kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa o da, kurtulan fırkanın, zarurat-ı diniyyeye sımsıkı sarılmak şeklinde özetleyebileceğimiz Sahabî ve Sevad-ı Azam yolunu takip edenler olduğudur.” [2] Hadisin bu yönüyle ilgili müşkülü aşmaya niyet eden bazı âlimlerde bulunmaktadır. Nitekim bunlardan biri olan Şirvanî (ö. 1036/1627) Tercümanü’l-Ümem nâm eserinde hadisteki sayıların hakikat olduğuna fakat bunların çatı fırkalar olduğunu temelde aynı usûlî yolu takip eden fakat farklı isimlerle teşekkül etmiş, farklı coğrafyalarda oluşmuş fırkaların sayıca çok olmasının bu hakikati değiştirmediğini ortaya koymaktadır.

Mezkûr hadis-i şerif yalnızca fırak eserlerinde değil diğer sahalarda yapılan eserlerde de önemli bir unsur olarak zikredilmiştir. Mesela, Hâkim es-Semerkandî (ö. 342/953) es-Sevadü’l-Azam isimli akaid metnine bu hadisi zikrederek başlamakta ve fark edileceği üzere metne de hadis-i şerifin bir varyantında yer alan ‘Sevadü’l-Azam’ [3] tamlamasını isim olarak vermektedir. Yetmiş üç fırka hadisinin bir varyantında yer alan Sevadü’l-Azam/büyük kalabalık ifadesi Fırka-i Naciye ifadesinin yerine ve aynı manada kullanılmıştır.

Yetmiş üç fırka hadislerinin sıhhati yönünde bir takım itiraz ve tartışmalar varid olmuşsa da mezkûr hadisler farklı varyantlarla Tirmizî (ö. 320/932), Ebû Davud (ö. 204/819), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), İbn Mâce (ö. 273/887), Hâkim en-Nisaburî (ö. 405/1014) ve Deylemî (ö. 558/1163) gibi muhaddisler tarafından rivayet edilmiştir.

Ehl-i sünnet dışı fırkaların âlimleri bu hadisi daha öncede belirttiğim gibi kendi hak oluşlarının ispatı yönünde kullanmış ve kurtuluşa eren fırkanın kendi taifesi olduğuna işaret etmişlerdir. Mesela Mu’tezilî âlimlerinden Kâdı Abdülcebbar’a (ö. 415/1025) göre Fırka-i Naciye, Mutezile [4], Şiî İbnu’l-Murtaza’ya (ö. 840/1437) göre Zeydiyye’dir. [5] Bazı Şiî ve diğer fırkalardaki araştırmacılar ise Fırka-i Naciye tabiri ve tarifi ile kendi beyanları arasında problemsiz bir ilişki kurulamayacağını görerek bu rivayetleri zayıf hatta mevzû ilan etmeye kadar gitmektedirler.[6] Fırka-i Naciye olma halini sahiplenme meylini daha pek çok örnekle gösterip çoğaltmak mümkündür fakat netice olarak ortada kalacak olan mesele şu olacaktır. Bir grubun, âlimin kendi taifesini bu kurtuluş müjdesine ait yolda görmesi, ilan etmesi ile bu tahakkuk ediyor mu yoksa ortada realite ile örtüşmesini gözlemek isteyeceğimiz bir durum mu var?

Hak, vakıa ile mutabık olmaktır. Dolayısıyla bu tarife sadakat göstermek şartı ile her grubu kendi menheci ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Ashabın yolundan gitme hakikati arasındaki ilişki boyutunu ortaya koymak zaten neticeyi gösterecektir. Mesela Şia’nın Sahabî anlayışı, tarifi ile onların yolunda olma ve büyük kalabalığı takip iddiasının realite olarak birbirine uygun yani hak olduğundan bahsedilebilir mi? Elbette hayır. Nitekim pek çok Şiî âlimin eserlerinde de görüleceği üzere Sahabe tabakasının ‘büyük kalabalık’ grubu onlarca müşrik olmuşlardır.[7] Yine Hz. Ali (r.a.)’ın aralarına Hz. Abbas (r.a.)’ı gönderdiği zaman onlara, ‘Aranızda neden bir tek sahabe yok’ dediği Haricîlerin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve Ashabının yolunu takip ettikleri söylenip bu hakka uygun bir beyandır denilebilir mi? Yahud daha yakın dönemden gruplara bakıp mesela hadisleri reddeden, İslam’ı oryantalistlerden öğrenen ve öğreten taifelerin Hz. Peygamber (s.a.v) ve Sahabî neslini takip ettiği zikredilebilir mi?

Fırka-i Naciye ifadesini izah sadedinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu ‘Benim ve Ashabımın yolunu takip edenler’ izahı aslında yazının girişinde de beyan ettiğim üzere ilk olarak kelamullaha yani Kuran-ı Kerim’e, onu doğru anlamak için Allah Resûlüne, onun hadis ve sünnetini doğru anlamak için yine onun yetiştirdiği Ashab-ı Kiram’ın ahvaline ve iş bu ortak şuurdan beslenerek devamlılık arz eden ve bu menhece sadakat gösteren bir topluluğu yani Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i ifade ettiği, beyan ile vakıanın mutabakatı şeklinde hakkı ortaya koymaktadır.

Bu hadis özelinde ashabın yol göstericiliği meselesine ve ebedî kurtuluş yolu olması hususuna biraz daha yoğunlaşıldığında bu iltifatın Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabına dair serdettiği hemen her hadiste beyan buyrulan bir hak ifade olduğu teslim edilecektir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hem ferd ferd her sahabe hakkında fezail noktasında hem de çeşitli vesilelerle ashabın muhtelif gruplarına dair fazilet hususunda beyan buyurdukları tüm hadislerin toplam manasını/mesajını yansıtan bir görüntüdedir.

Diğer bir yönüyle ve son olarak bu hadis-i şerifin ‘Ehl-i Sünnet’ ve ‘Ehl-i Bidat’ şeklindeki kategorik ayrımında oluşmasına dair dini bir referans olarak temel teşkil ettiği anlaşılabilir. Nitekim dikkat edildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.) ümmetinin fırkalara ayrılacağını ifade etmesine, biri müstesna olmak üzere kahir ekseriyetin cehennemde olacağını buyurmasına karşın onları ‘ümmetinden’ olarak anmıştır. Bu cehennemlik taifeyi ne müşrik, ne kâfir, ne münafık olarak ifadelendirmeyip sadece belirgin özelliklerinin, -hadisi tersinden bir okumaya tabi tutarak- ‘Peygamber ve ashabın yolundan gitmemek’ yani sünnetin kendisine ve sünnete uyan cemaate uymamak daha da net olarak ‘Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ olmamak olarak işaretlemiştir. Evet, bu ‘Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ olmamak kâfir yahud münafık olmayı ifade etmez. Bunun dışında kalmak kişiyi İslam dairesinden çıkarmaz fakat dâreyn saadetine götüren en salim yoldan uzaklaşmış, sünnette ve ashapta görülmeyen bir yeni anlayış/bidat çıkarttığı yani ‘Ehl-i Bidat’ kıldığı muhakkaktır. Ki mezkûr hadis bu veçhesine odaklanıldığında bu şuuru da Müslümanlara aşikâr kılmaktadır.

İlginizi Çekebilir !

Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci – Prof. Dr.Selahattin Polat

|  |  Bu çalışmamızın amacı, geleneksel Ehl-i Sünnet’in geleneğini ve kimliğini oluşturan temel karakteristik özelliklerine …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir