17 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 1. Sayı / Tahkikat – Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

Tahkikat – Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz

|
Soru: 1) Ehl-i sünnete bakış açımız nasıl olmalı? Ehli Sünnet bir mezhep midir yoksa bu dinin kendisi mi? Âlimlerin ehl-i sünnet tanımı nasıldır?

Ehl-i sünnet, Hz. Peygamber (sav) ile ashabın dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler anlamında bir tabirdir. “Mânevî alanda çizilen yolu benimseyenler” anlamına gelen “ehl-i sünnet” deyimi, “ehlü’s-sünne ve’l-cemâa” ifadesinin kısaltılmış şeklidir.

Deyimde geçen sünnetten maksat, dini tebliğ ve beyan etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber’in (sav) İslâm’ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki Müslümanların büyük ekseriyeti  ya da müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ancak büyük fakih Şatıbî’ye göre deyimde yer alan cemaat kelimesi, vahyin ilk muhatapları olmaları hasebiyle inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran “ashap cemaati” anlamına gelmektedir.[1]

Şatıbînin görüşü kapsayıcı olması bakımından daha anlamlı görünmektedir. Buna göre Ehl-i sünnet’i, Hz. Peygamber ile ashap cemaatinin dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler diye tarif etmek mümkündür. Bu tarifte yer alan dinin temel konularından maksat, İslâm’dan olduğu kesinlikle bilinen ve “usûlü’d-dîn” diye de adlandırılan hususlardır.

Dârimî’de yer alan bir rivayete bakılırsa[2] Ehl-i sünnet tabiri ilk defa, 110 Hicri yılında vefat eden Hasan-ı Basrî tarafından kullanılmıştır. Ne var ki, erken dönem hadis kaynaklarında ehl-i sünnet tabiri görülmemekte, buna karşılık “sünnet” ve “cemaat” kelimelerine rastlanmaktadır. Rivayetlerde belirtildiğine göre Hz. Peygamber (sav), ümmetinin yetmiş iki veya yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan biri dışındaki bütün fırkaların cehenneme, “cemaat” fırkasının ise cennete gireceğini söylemiştir.[3] Başka hadislerde, Allah’ın rahmet elinin cemaat üzerinde olduğunu, cennetin ortasına girmek isteyenlerin cemaatten ayrılmamaları gerektiğini[4], cemaatten az da olsa ayrılanların İslâm’dan çıkmış sayılacaklarını ve Câhiliye ölümüyle öleceklerini belirtmiştir.[5]

Diğer taraftan Hz. Peygamber (sav), ihtilâf halinde büyük çoğunluğa uyulmasını emretmiş[6], vefatından sonra, yaşayanların pek çok ayrılığa şahit olacaklarını söylemiş, bunlara yetişecek olan o dönemdeki müminlerin kendi sünnetine ve Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sımsıkı sarılmasını öğütlemiştir.[7]

Yapılan araştırmalara göre, esasen Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in başlangıcı ilk siyasî görüş ayrılıklarına dayanmaktadır. Zira ilk halifenin belirlenmesi sırasında yapılan tartışmalar bir tarafa bırakılırsa üçüncü halife Hz. Osman’ın (r.anh)  şehid edilmesine kadar geçen sürede Müslümanlar arasında kayda değer bir siyasî ve itikadî ihtilâf çıkmamıştır. Hz. Ali’nin (r.anh) hilâfeti döneminde Muâviye ve onu destekleyenlerce başlatılan siyasî mücadeleler Müslümanların savaşlarda birbirlerini öldürmeleri sonucunu doğurmuş, buna bağlı olarak iman ve küfür sınırı, kader, büyük günah işleyenlerin dinî durumu gibi meseleler zihinleri meşgul etmeye başlamıştır. Diğer taraftan Şîa’nın ilk üç halifeyi gayri meşrû sayması da başka tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu hususlar dikkate alınarak Ehl-i sünnet ve’l-cemâat tabirinde yer alan “sünnet”, ashabın yaygın telakkisi, “cemaat” de çoğunluğun siyasî temayülü şeklinde yorumlanmıştır.

Buradan baktığımız zaman Ehl-i Sünnetin bir mezhep değil, Resûlüllah’ın (sav) getirdiği dinin bizzat kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Sevad-ı azamın tabi olduğu bu gruba “Mezheb” denilmesi ise, Kur’an’ı ve Resûlüllah’ın (sav) sünnetini tevil ederek başka yollara sapan Hâricîler, Şiîler ve Mutezilenin ortaya çıkmasından sonra olmuştur. Bilindiği gibi, meşrû halifeye isyan ederek huruç eden gruba “Haricî”, Hasan-ı Basrî’nin, talebesi Vasıl b. Atâ için, “(قد إعتزل عنا الواصل) “Kuşkusuz Vasıl bizden ayrılmıştır”  demesinden sonra insanın kendi fiilerinin yaratıcısı olduğunu iddia eden gruba “Mutezile” denilmiştir.  Diğer taraftan, insanın cüzî iradesini yok sayan ve küllî irade karşısında insanı rüzgârın önünde sallanan bir yaprağa benzeten gruba “Cebriye” ve kendilerini Hz. Ali’nin taraftarları olduklarını söyleyen gruba “Şiatu Ali” denilmiştir. İşte bütün bunlardan sonra, Resûlüllah’ın ve hulefa-i Raşidinin sünnetine bağlı olduklarını söyleyen büyük çoğunluğa da “Ehl-i Sünnet” denilmiştir. Yani Ehl-i Sünnetin kendileri değil, başkaları onlara bu ismi vermişlerdir. Daha sonra bu deyim onlar için özel bir isim haline gelmiştir.

Gördüğümüz kadarıyla Ebû Hanîfe (r), Hz. Ali’yi (r.anh), Hâricîler’e karşı takındığı tavırla büyük günah işleyenin mümin olduğuna işaret etmesini dikkate alarak Ehl-i sünnet’in öncüsü saymıştır.[8] Bu itibarla, Ehl-i sünnet akaidinin oluşmasına tesir eden âlimlerin en önemlisi şüphe yok ki Ebû Hanîfe’dir. Ebû Hanîfe  Fıkhü’l-Ekber adlı akaid risalesinde Cehm b. Safvân, Vâsıl b. Atâ ve Amr b. Ubeyd gibi bid‘at ehli insanlar karşısında ilâhî sıfatları, kaderi ve şefaati ispat etmiş, Kur’an’ın mâna itibariyle mahlûk olmadığını söylemiş, kulların fiillerinin Allah tarafından yaratıldığını savunmuş, büyük günah işleyenin mümin olduğuna hükmederek âhirette göreceği muameleyi ilâhî iradeye havale etmiş ve böylece Ehl-i sünnet akîdesinin en önemli meselelerine ışık tutmuştur. Ebû Hanîfe’den sonra İmam Mâlik ve İmam Şâfiî eserlerinde bu muhafazakâr akîdeyi savunmuşlardır.

O halde şu sonuca varabiliriz: Ehl-i Sünnet bir mezhepten çok dinin özünü teşkil eden merkezî bir inanç sistemidir.

Soru: 2) Ehli Sünnet âlimlerinin devlet adamlarıyla ilişkileri nasıl olmuştur? İddia edildiği gibi her zaman iktidardan yana mı olmuştur? Yoksa yapılan hatalara dur demeyi bilmiş midir?

Şurası bir gerçektir ki, Ehl-i sünnet sisteminin şekillenmesinde önemli rol oynayan âlimlerin başında Hasan-ı Basrî gelir. Hasan-ı Basrî Müslümanların ve Irak’ta yaşayan fakihlerin mevcut yönetime (Abdülmelik b. Mervan’ın Irak valisi Haccac b. Yusuf’a) isyan etmelerini doğru bulmamış, halkı fitneden uzak tutmaya ve cemaat şuurunu geliştirmeye çalışmış, bu sebeple Emevîler’in uygulamalarını gerektiğinde ağır bir dille eleştirmesine rağmen onları Hulefâ-yi Râşidîn’den sonra meşrû idareciler olarak kabul edip Ehl-i sünnet’in konuyla ilgili ilk temsilcisi rolünü oynamıştır.

III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Mu‘tezile’nin Abbâsîler’in desteğiyle parlak bir döneme girmesinin ardından Ehl-i sünneti iki zümre temsil etmeye başlamıştır. Bunlardan biri büyük eziyetlere maruz kalmasına rağmen akidesini Kur’an’a, sünnete ve ashaptan itibaren gelen esaslara dayandırdığını söyleyip ehl-i bid‘atı şiddetle eleştiren Ahmed b. Hanbel’in öncülüğünü yaptığı gruptur. Bunlara Selefiyye veya Hadisçiler de denilir.

Buhârî  bu grubun arasına, Süfyân es-Sevrî, İbn Ayyâş, Vekî‘, Yezîd b. Hârûn,  ve Abdullah b. Mübârek gibi kişileri dahil eder. Bu insanlar,  meşru olan halifeye isyan etmemişler, isyan edenlere katılmamışlar ama valilerin ve halifelerin gönderdikleri hiçbir hediyeyi kabul etmedikleri gibi idare tarafından eziyet gördükleri halde hiçbir zaman onlara boyun eğmemişler ve onların hatalarını görmezlikten gelerek fetva vermemişlerdir.

Ehl-i Sünneti temsil ve müdafaa eden ikinci grup ise, III. yüzyılda gerçekleştirilen tercüme faaliyetleri ve çeşitli fetihlerle genişleyen İslâm ülkesinin değişik kültürlerle karşılaşması sonucu ortaya çıkan “ehl-i hadîs kelâmcıları” grubudur. İbn Küllâb el-Basrî ile Hâris el-Muhâsibî’nin öncülüğünü yaptığı bu grup daha sonra Ehl-i sünnet kelâmcılarını oluşturmuştur. Ehl-i sünnet kelâmcıları IV. yüzyılın başlarından itibaren Müslüman çoğunluğun hâkim mezhebi haline gelmeye başlamıştır.

Bu akım, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye ekollerinin kuruluşuyla güçlenerek IV. ve V. Yüzyıllardan itibaren İslâm dünyasının birçok bölgesinde ana mezhep haline gelmiş ve âlimler zümresiyle Müslüman ekseriyetini kendine bağlamıştır. Böylece İslâm’ın geçmiş tarihine sahip çıkarak ilk dört halifeyi ve onları takip eden diğer yönetimleri meşrû sayan, ashaptan itibaren her asırda çoğunluğu oluşturan Müslüman âlimlere saygılı olmayı şiar edinen ehl-i sünnet, İslâm âleminde hâkim olmuştur.

Zaman zaman Sünnî devlet adamlarına temelluk eden, onların her hareketini alkışlayan ve arkadaşlarını gammazlayan alimler olmuşsa da şunu söylemek mümkündür:  Sünnî devlet adamlarının her hareketini alkışlayan Ehl-i Sünnet âlimlerinin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Ehl-i Sünnet âlimlerinin idarecileri meşru kabul etmeleri ve onlara isyan etmemeleri, ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken iki konudur. Söz gelimi Ehl-i Sünnetin kurucularından sayılan İmam Azam (r), hiçbir devlet adamına boyun eğip de yanlış fetvalara imza atmamış, bu yüzden zindana atılmıştır. Fakat aynı imam, meşru halifelere karşı isyan bayrağını çeken insanları asi kabul etmiş ve onların hareketlerini tasvip etmemiştir. Aynı şekilde Ehl-i Sünnetin öncülerinden olan İmam Hasan-ı Basrî, içlerinde Said b. Cübeyr gibi büyük alimlerin de bulunduğu 100 kadar Irak fakihi, Haccac’a karşı isyan bayrağını çektiklerinde onlara katılmamış ve meşru olan halifeye itaatin esas olduğunu söylemiştir.

Sünnilğin ana mezhep haline gelerek ümmet üzerinde hâkimiyet kurması, siyasî olmayan Mu‘tezile, Mürcie, Müşebbihe, Felâsife gibi grupların zayıflayıp zamanla fiilen ortadan kalkması sonucunu doğurmuştur. Ancak Şia’nın ortaya çıkış noktası tamamen siyasî olduğu için onlar taassuplarından vazgeçmeden bugüne kadar devam etmişlerdir.

Soru: 3) Ehl-i Sünnet’in günümüzde karşı karşıya kaldığı tehlikeler nelerdir?  Bazı Cemaat ve Tarikatlar tarafından sahiplenilmesi neticesinde uğradığı tahrifat hakkında ne düşünüyorsunuz?

Önce bir iki önemli noktayı bilmemiz gerekir. Şöyle ki: Hicrî I. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan ve IV. yüzyılda teşekkülünü tamamlayan Ehl-i sünnet, Kur’an ve Sünnet’e uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın nakle hâkim olması veya naklin akla tâbi kılınması halinde vahye ihtiyaç kalmaz ve ilâhî emirler bir anlam taşımaz.

Kuşkusuz insan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan insan aklı vahyin desteğine muhtaçtır. Ehl-i sünnet aklı vahye tâbi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kurmak, ayrıca kitap, sünnet, icmâ, kıyas gibi bütün şer‘î usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtimalini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır.

Dünya Müslümanlarının % 80’inden fazlasını oluşturan Ehl-i sünnet’in İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar önemlidir. Nitekim tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, siyer gibi temel İslâmî ilimler alanındaki kaynak eserler genellikle Sünnî âlimleri tarafından kaleme alınmıştır.

Bu açıklamadan sonra sorunuza şu şekilde cevap verebiliriz: Ne zaman Resûlüllah’ın ve Raşid halifelerin takip ettikleri yolun haricine çıkılmışsa Ehl-i Sünnet kavramının içi boşaltılmıştır, denilebilir. Bu bazen kişisel çabalarla olmuş bazen de gruplar vasıtasıyla olmuştur. Özellikle hilafetin Emevîlere geçmesiyle bazı halifelerin kişisel çabalarıyla raşid halifelerin yolundan çıkılmış ve  “Ehl-i Sünnet” deyiminin içi boşaltılmıştır, denilebilir. Nitekim Hicrî I. yüzyılın sonuna doğru Emevîler’in cebir inancını siyasî amaçlarla yaymaya çalışmasına karşılık Ma‘bed el-Cühenî’nin kaderi inkâr etmesi ve Haricîlerin günah işleyen herkesi tekfire kalkışması, hayatta bulunan sahâbîleri ve tâbiûn âlimlerini bu konularda Kur’an ve Sünnet’teki hükümleri irdelemeye ve muhafaza etmeye sevk etmiştir.

Yukarıda ifade edildiği şekilde Kur’an’a ve Sünnete bağlı olan ve aklı nakle tabi kılan hiç bir tarikat veya meşreb, Ehl-i Sünnet anlayışını tahrif etmemiştir. Ancak vahyi akıl üstü bir değer olarak kabul etmeyen ve şüpheyi esas alan felsefe ile doğru bilginin kaynağı olan vahyi barıştırmaya çalışan bazı gruplar ve tarikatlar Ehl-i Sünnet çizgisinden sapmışlardır.

Başlangıç döneminde Ehl-i Sünnet âlimleri meseleleri Kur’an ve Sünnet’e başvurmak suretiyle çözmeye çalıştığı ve gelişme kapısını açık tuttuğu halde zamanla müctehid imamların ve takipçilerinin görüşlerini taklide yönelip Kur’an ve Sünnet’ten çözüm aramayı terk etmişlerdir. Bazıları, içtihat etmeyi bırakan bu taklitçi ve gelenekçi özelliği bir mezhep taassubu olarak görmüşler ve Ehl-i Sünneti bu açıdan ağır bir şekilde tenkit etmişlerdir.

Aslında içtihadın kapısı açıktır. Yapacağı içtihadın halisen li-vechillah [9]olacağına güvenen her İslam âlimi içtihat edebilir. Fakat yapılan içtihatların semavî değil, arzî olma ihtimaline binaen o kapıdan içeri girmeye bazı maniler görünmektedir. Her şeyden önce bid’a rüzgârlarının inançları kasıp kavurduğu ve dalalet fırkalarının İslam memleketinde kol gezdiği bir dönemde yapılan içtihatların semavî olması imkânsızdır. Bu tehlikeyi göz önünde bulunduran son 500 yılın alimleri içtihat etmekten sakınmışlar, eski müçtehitlerin içtihatlarıyla iktifa etmeye çalışmışlardır.

Kuşkusuz bu konuda ifrat ve tefritten kaçınılmalıdır. Bazı tarikat ehli insanlar, dört büyük müçtehit imamın takipçilerinin yazdıkları kitapları birer nas gibi kabul etmeleri, birçok uydurma hadise bile sahip çıkmaları elbette ki doğru değildir. Aynı şekilde, 1200 yıldan beri Kur’an’dan sonra en doğru iki tarihi kaynak kabul edilen Buharî ve Müslim gibi hadis kitaplarını bir kalemde çürütmek insaf değildir. Bana göre, uydurma da olsa bazı hadislerin mana yoluyla değerlendirilmesi yanlış değildir.

Söz gelimi (levlâke Levlâke) hadisi[10] mevzuat kitaplarında mevzu olarak zikredilmiştir. Ancak bu hadisin manası doğrudur. Çünkü “Hz. Peygamber (sav) kâinatın sebeb-i vücududur” denilebilir. Bazı hocalar, “Bu hadisin manası doğru değildir. Çünkü bu hadis Resûlüllah’ı çok fazla ve gereksiz yere yüceltmektedir” derler. Oysa Resûlüllah’ı yücelten bizzat Allah’ın kendisidir.  Allah Kalem Suresinin 4. ayetinde, “Ve Sen büyük bir ahlak (yaratılış) üzerindesin” buyruyor. İnşirah Suresinde ise, “Senin adını yücelttik”  buyruyor. İmam Şafiî’ye göre onun adının yüceltilmesi, tıpkı kelime-i tevhitte olduğu gibi, “Allah’ın adının anıldığı her yerde onun adının da anılması” anlamındadır. Nitekim böyle olmuştur; Hz. Peygamber’in (sav) adının, Allah’ın adıyla anılması imanın ilk şartı olarak kabul edilmiştir.

İlginizi Çekebilir !

Gerçeği Arayış – Prof. Dr. Şadi Eren

| Sınırlarını bilemediğimiz muhteşem bir âlemde yaşıyoruz. Bu âlem, okunmayı bekleyen bir kitap olarak önümüzde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir