17 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa / Takdim Dergisi 1. Sayı / Gerçeği Arayış – Prof. Dr. Şadi Eren

Gerçeği Arayış – Prof. Dr. Şadi Eren

|
Sınırlarını bilemediğimiz muhteşem bir âlemde yaşıyoruz. Bu âlem, okunmayı bekleyen bir kitap olarak önümüzde duruyor. Engin manalarla dolu bu kitabın tek okuyucusu değilse bile, herhalde en anlayışlı bir okuyucusu, insan. Ploton, “biz toprağın değil, göğün bitkisiyiz” derken insanın diğer canlılardan farklılığına dikkat çeker.[1]

Hamdi Yazır, bu farklığı şöyle ifade eder: “İnsan, yalnız arzî bir mahlûk değildir. O, yerlerde daralırsa, göklerden yararlanmaya yetkilidir.”[2]

İşte insan, duyularıyla, aklıyla, sezgi gücüyle yerin ve göklerin sırlarını çözmeye çalışır. Bir taraftan ruhunun derinliklerine ulaşmak isterken diğer taraftan mikro ve makro âlemin esrar perdesini aralamaya gayret gösterir.

“Büyük cevapları bulanlar, büyük soruları olanlardır.”[3] Varlık âleminin sırlarını çözmeye çalışmak, insanın en ulvî zevklerinden biridir. Hatta denilebilir ki, insan bu yolda gayret göstermekle insandır. Bu meşguliyetteki zevki, Alman düşünürlerden Lessing (ö. 1781) şöyle anlatır:

“Bir adama değer kazandıran şey, elde ettiği gerçek değil, bu gerçeği keşfetmek için içtenlikle harcadığı emekler, çektiği zahmetlerdir. Kısacası, gerçeği ele geçirmek değil, gerçeğin arkasından koşmak insanın bütün kabiliyetlerini genişletir… Eğer Allah, (faraza) sağ elinde bütün gerçekleri, sol elinde gerçeklere doğru etkin bir istek ve özlemi tutsa ve bana ‘bunlardan birini seç’ dese, hemen sol eline atılarak, ‘gerçeğe asla erişememek yazgılı bile olsa, bana istek ve özlem yatkınlığını ver Allahım, çünkü salt gerçekler sana yakışır’ derdim.”[4]

Evrenin sırlarını araştıran bilim adamları “bilgi yolunda” yürürler. Bu yol, David Hume’un da işaret ettiği gibi, en hoş ve en masum yoldur. Her kim bu yolu birkaç engelden olsun temizleyebilir yahut bu yolda herhangi yeni bir görüş ufku açabilirse, o kimse insanlığın bir velinimetidir.[5]

Şüphesiz, gerçeği bulmak o kadar kolay bir şey değildir. Meselâ, tarihin kaydettiği en büyük fizikçilerden olan Newton (ö. 1727), patenti kendisine ait olan çekim yasasını matematikle isbatlamak ve yayınlamak için 20 yıl çalışır ve sonunda kendi deyimiyle “oldukça doğru” bir şekilde sonucu ortaya koyar.[6]

Newton o güne kadar ulaşılamamış bir takım bilimsel gerçeklerin ilanına vesile olmuştur. Artık bilim çevrelerinde “yüzyılların en büyük fizikçisi” unvanıyla anılmaktadır. Hatta Lagrange (ö. 1813), O’nun hakkında şöyle der: “Kimse Newton’un şöhretine ulaşamayacak. Çünkü keşfedilecek yalnız bir tek evren var.”

Lagrange O’nun hakkında bu mübalağalı ifadeleri kullanırken, Newton, gerçek bilim adamına yakışır bir değerlendirmeyle şunları söyler: “Herkesin beni nasıl gördüğünü bilmem. Fakat ben kendimi deniz kenarında oynarken önünde hiç keşfedilmemiş gerçekler okyanusu yayılmış duran ve cilalı bir çakıl taşı veya güzel bir istiridye kabuğu bulmakla zevk duyan bir çocuk gibi görüyorum.”[7]

Bir insanı bile derinlemesine anlamak hayli zordur. Büyük insanlar, düşünürler genelde iyi anlaşılmamaktan şikâyet etmişlerdir. Alman filozoflarından Hegel (ö. 1831), biraz da ironik bir serzenişle şöyle der: “Beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı.”[8]

Mevlânâ Celâleddin Rumî (ö. 1274), “sırlara mahrem olacak kimse bulamadığım için bahsi nifaksız söyleyemiyorum”[9] diyerek muhatap bulamamaktan yakınır. Şüphesiz Mevlânâ’nın on binlerce muhatabı olmuştur. Fakat bu yakınma, kâmil manada muhatap bulamamanın bir sonucudur.

Cemil Meriç’in ifadesiyle “Düşünce bir köprü. Kıldan ince, kılıçtan keskin. Kalabalıklar geçemez üzerinden.”[10]  Zira yüksek bir anlayış, köklü bir kavrayış,  derin bir idrak az insana nasip olan nimetlerdendir. Bu azların da çoğu, mevcut kapasitelerini gerçeğe yönelmekte değil, basit gündelik meşguliyetlerde harcamaktadır. Gerçeklere bakmayanların, gerçekleri görmesi elbette mümkün değildir.

Büyük zâtların anlaşılmamaktan şikâyeti gibi -tabir yerindeyse- Yüce Yaratıcı da tam anlaşılmadığını bildirir. Kur’an’da üç yerde geçen “Onlar, Allah’ı hakkıyla takdir etmediler”[11] ayeti, bu noktaya dikkat çeker.

Herhalde kâinat kitabı dile gelse, o da anlaşılmamaktan şikâyet edecek, ne antik çağın filozoflarının, ne de sonra gelenlerin kendisini tam anlamıyla okuyamadığını söyleyecektir.

Gerçek, yolu uçurumlarla, etrafı canavarlarla dolu bir saraydaki dilber. Fakat bu güzelin saray içinde kuklaları var. Yolları aşarak, canavarları geçerek saraya girebilen nice kahraman, dilber yerine onun kuklasını atının terkisine yerleştirip götürmüş. Bir kısmı da dilber zannıyla bir acûze-i şemtayı getirmiş. Fakat ne gariptir ki, asırlar boyu o kuklalar veya yaşlı kadınlar, insanlar tarafından “saraydaki dilber” zannedilmiş.

Dinler tarihi ve düşünce tarihi, insanlığın gerçeği arayış tarihidir. İnanç esasına dayanan dinler, bir kısım gerçeklerin dogmatik olarak bildirildiği sistemlerdir. Akla dayanan felsefi sistemler ise gerçeği aramanın yollarıdır.

“Allahım, eşyayı bize olduğu gibi göster”, meşhur bir duadır.[12] Ayrıca, “Allahım, hakkı bize hak olarak göster ve ona ittiba ile rızıklandır. Batılı da batıl olarak göster ve bizi ondan uzaklaştır…” duası, me’sur bir dua olarak nakledilir.[13]

Gerçek Nedir?

Gerçek, İngilizce’de “truth” ve “reality”, Arapça’da “hak” ve “hakikat” kelimeleriyle ifade edilir. “Vakıa mutabık hüküm”[14] anlamında kullanılır. Yani, bir şey nefsü’l-emirde ve hakikat-ı halde ne ise onu şekilde bilmek ve ifade etmeye “gerçek” denir. Buna kısaca, “hükümde isabet” diyebiliriz. Mesela, “İki kere iki kaç eder?” sorusuna “dört” dediğimizde gerçeği söylemiş oluruz. Bunun dışında hangi rakamı söylesek, gerçeği yansıtmayacaktır.

Gerçek, sabit bir hakikatı ifade eder. Alaaddin Başar’ın ifadesiyle, “gerçek değişmez, zaten değişene gerçek denmez.”[15] “Hakikatler, yapraklarını hiçbir sonbaharın dökemediği asırlık ağaçlardır.”[16]

 Gerçek, şahıslara göre farklılık göstermez, belli bir esasa dayanır. Yoksa herkesin kendi bulduğuna ve kendi bildiğine “gerçek budur” hükmünü vermekte haklı sayılması gerekir. Bu sabit esas, “nefsü’l-emr” olarak ifade edilir.

İnsanın muhatap olduğu pek çok gerçek vardır. Bunlardan bir kısmı Cenab-ı Hakkın zat, sıfat, isim ve şuunatıyla alakalıdır. Bunlara “İlahî gerçekler” denir. Bir kısmı ise, kâinatla ilgilidir. Bunlar için “kevnî gerçekler” tabiri kullanılır. Meselâ, “hayat nedir, ölüm nedir, insan nedir, zaman nedir?” gibi soruların cevapları, kevnî gerçeklerden bazılarıdır. İşte, bütün bunları gerçekte nasılsa o şekilde bilmek, hedefi on ikiden vurmak gibidir. Kendi bildiğini gerçeğin ta kendisi zannetmek ise, vurduğu noktaya bir daire çizip üzerine on iki yazmaya benzer.

Bir de sabit gerçeklerin şahıslar tarafından farklı algılanmaları vardır. Mesela, aynı su, yeni su içmiş birisiyle, susuzluktan ölme derecesine gelen bir kimse için farklı kıymetler taşır. Keza, yüz lira gibi bir para, zengin ve fakir için farklı şeyler ifade eder. Koyun, karıncaya göre büyük, file göre ise küçüktür. İşte bunlar gibi izafi gerçeklere ise “nisbî gerçekler” adı verilir.

Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim’de zulümat ve nur  (karanlıklar ve aydınlık) yan yana ve zulümatın çoğul, nurun tekil olarak kullanılmasıyla ilgili olarak şu yorumu yapar:

“Her şeyde ancak bir hak vecih vardır… Buna mukabil her şeyde batıl vecihler sonsuzdur. Meselâ bir şeyi kaybettiniz. O, bir yerdedir ve ancak ordadır. Ve o anda bunda hak vecih budur. Fakat siz bir kere onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde ‘o orda yoktur’ diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse batıl vecihtir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı, cihanın her tarafı batıl kesilir… Binaenaleyh, zulümat çok, nur birdir…”[17]

Hak ile batılın devam edegelen bir mücadelesi vardır. Bu mücadelede, zaman zaman batıl hakka galip görünür. Fakat bu galebe, “Hak geldi, batıl kayboldu. Zaten batıl kaybolmaya mahkûmdur”[18] ayetinin belirttiği gibi, geçicidir. Ayetin izahında Seyyid Kutub şöyle der:

“Başlangıçta batılın bir savleti ve devleti olabilir. Ancak batıl, şişer, şişer ve dağılır… Saman alevi gibidir, bir anda parlar. Fakat ardından hemen söner, kül haline gelir. Hak ise, etrafı küllenmiş köz gibidir.”[19]

Öyle görülüyor ki, insanın en kutsal bir uğraşısı, gerçeği aramak ve bulmaktır. Böyle bir uğraşıyla geçen hayat, her türlü takdire layıktır. Gerçeği arama ve bulma heyecanı olmayan hayat ise, uzunca bir rüyadır. Böyle birinin dünya sahnesinde yer almasıyla hiç gelmemiş olması arasında çok da bir fark yoktur.

 

İlginizi Çekebilir !

Sahabe Örnekliğinde ‘İhtilaf’ Rahmet mi? Zahmet mi? – Muhammed Emin Yıldırım

|  |  Renklerimizin, dillerimizin, fiziksel şekillerimizin ve elbette düşünce dünyalarımızın farklılığı, hep Kerim olan Rabbimizin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir